Ali Efendi Bakkaliyesi (Elif Acar)
-Günaydın.
-Günaydın efendim, hoşgeldiniz, emriniz?
-Estağfurullah, bir gazete alacağım.
-Tabi efendim, buyrun, dedikten sonra müşterinin uzattığı bir gazete parasını almaya utanan, müşteri bozuk para ararken ilk kez gördüğü müşterilerine dahi ''isterseniz sonra ödersiniz efendim'' diyebilen birisiydi Ali Efendi. Kapitalizmin ve rekabetin yücelttiği marketler, süpermarketlerle örülü İstanbul 'un kenar mahallelerinden birinde bir odalık malzemesiyle ayakta kalma çabası veriyordu. İlk bakışta, insana avurtlarına kadar çökmüş yanakları, uzun boyuna karşın sıska kalmış vücudu, onun metropol şehirlerinin korkulu kabusu verem ya da kanser hastası olduğunu düşündürebilirdi. Müşterilere olan nezaketi kendiliğinden oluverenden ziyade, beyefendi olma çabalarının ürünü de olsa; ''günaydın efendim''den sonra hemen geliveren ''emriniz'' sualinden, bu beyefendiliğinin soylu bir İstanbul erkeğinden çok, nezaketli ve alçak gönüllü bir Anadolu beyefendisi ağzına ait olduğunu an-lardı her dikkatli rnüşteri. Ali Efendinin ''rnüşteri velinimetimizdir'' anlayışıyla her gün fırıncılardan dahi önce, sabah namazıyla açtığı dükkanında, kendisi gibi iyi niyetIi ama Büyükşehir tehlikelerine karşı kendisinden nispeten daha savunmada, her akıllı Türk kadım gibi biraz çenebaz, erkeğinin iyi niyetinin çevre tarafından su istimaline kapalı ve olabilecek bu su istimalin ailelerine zarar vermesi hususunda tetikte Ali Efendinin biricik eşi, klasik bir Türk kadım Makbule Hanım da çalışıyordu. Başına umarsızca bağladığı başörtüsü, eteğinin altına giydiği pijama altıyla, İstanbul 'un göbeğinde bir kıyafet tenevvüsü sergilenmesine rağmen, son zamanlarda mini eteklisi, dekoltelisi, kara çarşaflı, sarıklısıyla, bu alaboralığın doruğuna Çıkan İstanbullu için pek de aykırı ve şaşılacak halde değildi doğrusu Makbule Hanım.
Mahallenin girişinde kurulu küçük bakkaliyesinde, giriş kapısının tam karşısındaki mobilyası iyice eskimiş bir masanın başında otururdu Ali Efendi. Girişte hemen solda, boylamasına bakkaliyeye ancak sığdırılabilmiş dikdörtgen şeklinde dondurucunun ön tarafım kaplayan kalın camından, içindeki birkaç parça peynir, sucuk,salam görülüyordu. Dükkanın sağ tarafında ise içecek ve dondurma soğutmak için kullanılan, üzerinde Coca Cola reklamını taşıyan o meşhur seyyar dondurucu duruyordu. Kapının hemen karşısında Ali Efendinin masasının arkasındaki duvarda asılı, belli ki el emeğiyle yapılmış kısa kısa iki sıra kurulu, cilası atmış tahta raflarda ise, çikolata ve bisküvi çeşitleri yer alıyordu. Kapının arkasına asıverdikleri, artık eprimişliğinden mi yoksa kirliliğinden mi tam olarak kestirilemeyen huzur bozucu sarılıktaki tül perde, aslında onlar için dükkana sinek girmesini engelleyen ve onun mahremiyetini koruyan bir savunma örtüsüydü. Ancak bu örtüyle daha bulanıklaşan dükkan dışardan bakan müşteriler için aslında pek de iç açıcı sayılamazdı.
Askerdeydi oğlu Ali Efendinin. Çocuklarından, önce , onu sayardı. Okumuş, büyük adam olmuştu onun için. Ancak oğlu Ertuğrul, Açıköğretim Fakültesi birinci sınıfa gitmiş, okulunu önemsememiş, sürekli uzatmıştı. Hatta üst üste çok kez sınıfta kaldığı için okulundan atılmış, sonra da askere gitmek durumunda kalmıştı. Ali Efendi, dükkanı oğluna bırakacaktı ama onun okuyup da kendi işini yapmasını daha çok tercih ediyordu. Kıt kanaat geçindikleri şu şehirde, diğer esnaftan daha ucuza satmak amacıyla küçük küçük yaptıkları indirimlerin sinir bozucu iç sıkıntısını çeksin istemiyordu oğlunun. Onun için, bir dar gelirlinin en sık başvurduğu çözüm çabası ne kadar çok okunursa o kadar çok kazanılır mantığına Sığınıyordu. Bu koskoca şehir, şu yaşadığı sıkıntılar, yıllardır İstanbul 'da olup gece gündüz Çalışıp bir türlü büyütemediği bakkaliyesi dahi Ali Efendiye bu ülkede çok Çalışmakla çok para kazanmanın ayrı şeyler olduğunu göster, meye yetmemişti. Üstelik yanı başında yükselen tehlikenin de iç sıkıntısını hissetmiyordu. Bu iç sıkıntılar daha çok Makbule Hanımın hesabına yazılıyordu çünkü. Yan taraflardaki Huzur Market, kendini büyütme çabasında kendi öbür tarafındaki binayı da satın almış, artık market değil; süper, hatta hipermarket olma yolunda adımlar atmaya başlamıştı. Ali Efendi ise olup biteni adeta peygamber sabrıyla izliyor, Allah bizi de düşünür, aza kanaat getirmek gerek diyerek Makbule Hanımı telkin ediyordu. Ama Makbule Hanım, zaten zor denkleştirdikleri, sadece üç yıl gittiği ilkokulun kendisine öğretebildiği matematikIe zar zor hesaplayabildiği borçlarını nasıl ödeyeceklerini düşünüyordu kara kara.
Hayat zordu Ali Efendi için; çünkü onun aradığı sevgi titreşimleri giderek azalıyordu bu şehir büyüdükçe. Müşteriler her sabah daha bir asık ifadeyle dükkana geliyor, ekonomik kriz yüzünden aileler parçalanıyor ve bu gidişe bir son diyecek çözüm de bir türlü üretilemiyordu. Öte yandan Makbule Hanım için de zordu hayat. Onun mutluluğu, ailesinin bütünlüğü, mevcut hayat kalitelerinin düşmemesiydi. Ne var ki, bir yandan şu yeni açılacak süpermarket, öte yandan veresiye defterinden bir türlü vazgeçmeyen Ali Efendi yüzünden ailelerinin hayat kaliteleri gittikçe düşüyor, müşteriler veresiye borçlarını kriz bahanesiyle ödeyemiyorlardı. İyi niyetliden çok, saflığa kaçıyordu Ali Efendinin bu yaptıkları Makbule Hanıma göre. Ancak, kızgınlığı çabuk geçiyor, günün her dakikası kavga ettiği bu adamın efendiliğine ve melekliğine onu ilk gördüğü anki kadar hayranlık duyuyor, her huyuna rağmen onu çok seviyordu. Bu dünyaya göre değildi Ali Efendi; 0, öbür dünyanın adamıydı ama, onun bu iyi niyeti ve saflıkları ailesine mal oluyor, çoluğunun çocuğunun rızkına zarar veriyordu Makbule Hanıma göre.
Pazartesi günü açılışı vardı Huzur Supermarketi 'nin. Ali Efedinin bakkaliyesindeki sekiz ayrı bisküvin oluşan çeşitlilik , Huzur Süpermarket'te seksen çeşitte.
Aynı sokakta kurulu bulunan ilköğretim okulu da düşünüldüğünde, Huzur Süpermarket tam bir çocukları etkileme cennetiydi. Uzun uzun jelibonlar, renkli renkli bonibonlar ve daha niceleri, çocukların cep harçlıklarını marketin kasasına anında indirecekti. Oysa Ali Efendi, onca yıllık esnaflık hayatı boyunca bu okuldaki çocuklrı cezbetmemek için öyle çok renkli yiyecekleri dükkanına almamış, sattığı birkaç çikolata ve bisküvi türünü ise, çocuklardan yemekten sonra yiyeceklerine dair sözü aldıktan sonra, çocuklara onları satmıştı. Eğer bir çocuk, bu abur cubur şeylerden almak isterse de, çocuğun sağlığı açısından bu ürünleri ona asla satmazdı. Çocuklarla her defasında sohbet eder; onların başını okşar ve ''bu memleketin sizin gibi akıllı yiğitlere ihtiyacı var'' diyerek onları yüreklendirirdi. Aralarında en efendi ve en çalışkan olanına ise sakız, çikolata hediye ederdi. Hatta çocuklar, bu en çok ''akıllı yiğit'' ilan edilene, kendi aralarında ''muhallebi çocuğu'' derler; örnek öğrenci olmanın bedelini arkadaşlarına ağır ödettirirlerdi.
Huzur Market nihayet açılmış, Ali Efendinin satışındaki beklenen düşüş ziyadesiyle hissedilmişti. Ali Efendi, günden güne durgunlaşıyor ve bu durumun içinden çıkılması için hiç bir çözüm üretemiyordu. Yandaki Huzur marketlere sahibi İstanbul 'a yerleşeli daha beş yıl geçmesine rağmen, söylentilere göre bir mafya denen kişiye haraç ödüyor; o da marketin kasasına günden güne dolmasına göz yumuyordu. Hatta bir gün Huzur Market'in sahibi Ali Osman Bey, Ali Efendinin bakkaliyesine gelmiş, bakkaliyeyi yirmi bin dolar karşılığında ondan almak istemişti. Makbule Hanım, son zamanlarda içine düştükleri geçim sıkıntısını da düşünerek teklife soğukkanlılıkla yaklaşmış, Ali Efendiye bu parayla oğulları Ertuğrul 'a memleketleri Malatya'da bir dükkan açarız demişti. Ancak Ali Efendi bunca yıllık emeklerinin üç-beş yıl içinde kaybolmasına neden olan, kazançlarına haram para karıştığını düşünen Ali Osman Beye soğuk davranmış, bakkaliyenin ederinin yarısı bile olmayan yirmi bin doları reddetmişti. Ali Osman Bey de, son derece mağrur bir ifadeyle, bugün olmasa yarın zaten satmak zorunda kalacaksın deyip bir eliyle düzelttiği bıyığını öbür eliyle okşayarak, adeta bir kabadayı tavrıyla bakkaliyeden çıkmıştı.
Başarısızlığın faturasını çok ağır ödüyordu Ali Efendi. Yanlışlık yeterince zeki olmamasına mı bağlıydı, yoksa hızla değişen dünyaya olan uyumsuzluğuna mı? Yoksa o sadece ahiretlik insanlara mahsus iyi niyetine mi? Sadece şu veresiye işinden vazgeçmemesinden bile milyarlarca zararı vardı Ali Efendinin. Gücü kalmamıştı artık. Henüz yaşı ellilere dayanmış olmasına rağmen çok yorgun hissediyordu kendini çok... Yaşamına anlam veren tek şey, artık Huzur Süpemarket'in açılmasıyla bakkaliyeye gelen, sayıları gittikçe azalan çocukların gözlerindeki ışıltılardı, onların parlak zekaları, aralarındaki minik sevimli şakalaşmaları ve seslerindeki coşkunluktu. Ne var ki, harcanıyordu bu güzelim çocuklar bu ülkede. Üstelik sağlıkları da bozulacaktı Huzur Süpemarket'ten aldıkları o boyalı şeylerden yiyerek... Ali Efendi mi esnaflığa göre değildi, yoksa esnaflık mı yanlış icra ediliyordu bu memlekette. Öyle ya Sağlık merkezleri gibi insan yaşamıyla oynayan kurumların bile artık salt para kazanmak hedefli çalıştıkları düşünülürse; satış sektöründeki bu umarsızlığa belki de hiç şaşırmamak gerekirdi. Yeni dünya düzeninin adı ne bilim, ne yaratıcı zeka, ne duygusallık, ne de mutluluktu. Düzenin adı apaçık paraydı, sadece para.
Makbule Hanımın derdi ise, son günlerde iyice artmıştı. Bir yandan askerdeki oğluna para yetiştirme çabası, öte yandan evdeki üç gelinlik kıza bakmak, artık ona çok ağır geliyor, günden güne zayıflıyor, midesine derin derin kramplar giriyor, gittikçe şişen ve katılaşan midesiyle bitap düşen bedeni artık sabah namazına dahi uyanmakta güçlük çekiyordu. Arada bir Ali Efendiyle Malatya 'ya baba toprağına taşınmayı düşünüyorlar, ancak Ali Efendi ''Elalem ne der hanım! Bizim ya da kızların başına bir iş gelmiş diye düşünürler.'' diyor, büyük şehirden tekrar köye dönmek olur mu sözleriyle ona karşılık veriyordu. Üstelik, oğulları Ertuğrul ne ederdi köyde! Haydi, kızların başını evlilikle bağlarız ama Ertuğrul sıkılır oralarda, diyordu. Elalem ne der çok önemliydi Ali Efendi için... Oysa Makbule Hanım, elalemden fayda yok bey, ''milletin ağzı torba mı ki büzesin'' diye karşılık veriyordu Ali Efendiye.
Makbule Hanım mide ağrıları için nihayet sağlık ocağına gitmiş, sağlık ocağı hekimi de ona birkaç ilaç yazıp, sonra onu Haydarpaşa Numune Hastanesi 'ne sevk etmişti. Ancak hastaneye gittiği sabahın daha sekizinde bütün numaralar bitmiş, Makbule Hanım o gün muayene olamamıştı. Sancıları sağlık ocağı hekiminin verdiği ilaçları alınca biraz azalıyor, ama bir türlü geçmek bilmiyordu. Anacığını düşünmeye başlamıştı Makbule Hanım o derin mide sancılarında. O da, barsaklarından çok çekmişti. Geceleri sabahlara kadar ağrıdan inler, sancıları bıçak saplanır tarzda olurdu. Her sabahladığı gecede Makbule Hanım onun hep yanında olur; annesinin barsaklarının yumuşaması için sabaha kadar ona bardak bardak süt içirirdi. Son günlerde bir de nerden geldiği bilinmez bir ölüm korkusu düşmüştü Makbule Hanımın içine. Aslında alt tarafı midesi ağrıyordu işte. Ama yaşanan hatıra1ar derin izler bırakıyordu insanlarda. Yıllar önce annesinin çektiği karın ağrıları, günden güne zayıflaması, birkaç yıl ancak sürmüş, bir sabah ansızın onu yatakta, cansız buluvermişlerdi. Daha sekiz yaşında, savunmasız, küçük bir kız çocuğu iken Makbule Hanım birdenbire yapayalnız kalıvermiş, üç küçük kardeşi ve bir huysuz babasına bakmak zorunda kalmıştı yıllarca... İlk başlarda her gece annesini geri vermesi için Allah 'a dualar etmiş, bazı geceler bu isteğinin gerçekleşmesi için gizli gizli sabahlara kadar namaz kılmıştı. Çünkü, ona Allah 'ın her şeye kadir olduğunu öğretmişlerdi; çünkü Allah 'ın annesini geri verme umudu onu derin ızdıraplarından bir nebze olsun arındırıyordu. Tam iki yıl geceli gündüzlü dualardan, İhlas, Kevser Surelerinden sonra anlamıştı Makbule her İsteğimizin dualarla gerçekleşmediğini, ölümün soğukluğunu ve geri dönüşümsüzlüğünü. Daha o zamanlardan kalmıştı zaten bu vesveseli hali, ruhundaki bu karamsarlık. En ufak bir sorunun en olumsuz halini hissetmek; yani hep kaybedeceğim korkusu, işte o ta yıllar önceki tortuların kalıntılarıydı. Çünkü insan kendisi İçin o en büyük kaybı bir kez yaşadı mı, artık hayatındaki her şeye onları kaybetme korkusuyla yaklaşıyordu.
Bir türlü geçmiyordu Makbule Hanımın şu uzatmalı mide sancıları. Yine mide ağrılarının tuttuğu gecelerden birinin ertesinde bakkalda, aniden düşüp bayılıvermişti. Makbule Hanım. AIİ Efendinin bir anda eli ayağı birbiri, ne girmiş, etraftan birkaç esnafın da yardımıyla Makbule Hanımı Haydarpaşa Numune Hastanesi 'nin aciline getirmişlerdi. Yastık altındaki bütün birikimleri onun ancak bir iki gece hastanede kalmasına yetebilmişti. Mide kanaması demişlerdi Makbule Hanıma. Ertesi gün bir boruyla Makbule Hanımın midesine girmişler, kanamasını durdurmuşlar, o boruyla girdikleri midede doktorlar ''şüpheli'' diye adlandırdıkları bir şey gördüklerini söylemişler, ondan parça almışlardı.
Bir sonraki gün Ali Efendi, Makbule Hanımın hastaneden çıkmasını ümit ederken, hemşire hanım ona, doktor beyin kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. Doktor önüne çıkmadan bir Anadolu beyefendiliğiyle Ali Efendi, ceketinin önünü ilikledi ve doktorun odasına öyle girdi.
-Buyrun beyefendi, oturun, dedi Doktor Bey. Makbule Hanımın midesine boruyu sokan doktordu bu.
-Teşekkür ederim efendim, dedi ve ayakta kalmayı tercih etti Ali Efendi. Doktor Bey devam etti:
-Beyefendi, eşiniz biliyorsunuz mide kanaması geçirdi. Ancak, sorun daha ciddi gözüküyor. Eşinizin midesinde bizim tıpta ''kitle'' adını verdiğimiz bir şey gördüm. Bu iyi huylu da olabilir, kötü huylu da. Ondan biz parça aldık; son kararı bu parçanın raporuna göre vereceğiz, ancak eşinizin son zamanlardaki kilo kaybı, halsizliği filan da düşünülürse maalesef mide kanseri olma ihtimali yüksek. Bizim hastanemizde bunun tedavisi var; ancak ücreti oldukça yüksek. Bu parayı karşılayabilecekseniz hastanızı yatıralım, dedi.
Bir doktorun bu tip bilgileri günde onlarca hastaya söylediği düşünüldüğünde bunlar aslında çok kesin, açıklayıcı ve tatmin edici bilgilerdi. Ancak bir hasta yakını açısından, onun hayatımdaki en trajik haberlerden birisini böylesine bilimsel ve oluverdiği gibi almak oldukça şok edici bir olaydı. Ali Efendi için de aynen öyle oldu durum.Kanser sözünü duyduktan sonra Ali Efendinin kulakları aniden başka hiç bir şey duyamaz oluverdi. Kanserdi yani uzun lafın kısası, onun biricik karısı kanserdi ! Ağlayamıyordu, daha doğrusu ağlayamayacak kadar donakalmıştı Ali Efendi. Bir anda tansiyonu düşmüş, Makbule Hanım gibi mide kanamasından değil, ancak duyduğu haberin şokundan olduğu yere yığılıvermişti. Odadaki doktorun ve bir hemşirenin müdahaleleriyle bir iki dakika içinde kendine gelmişti.
Gerçekten de bir hafta sonra patoloji raporu doktorun tahmin ettiği gibi gelmiş ve Makbule Hanıma mide kanseri kesin teşhisi konmuştu. Ancak kanser teşhisi konulduğunda kanser bağırsaklara çoktan sıçramıştı. Ali Efendinin, ''Neden Makbule Hanım'' sorusuna ise, ''En önemli faktör genetik'' diye cevap veriyordu doktor bey.Eşinin ve çocukların haberi olanca saklama çabalarına ,rağmen Makbule Hanım, o şüpheci kişiliğiyle kısa sürede anladı kanser olduğunu ve durumun ümitsizliğini. Ali Efendi alelacele satılığa çıkardı dükkanı. Ancak Makbule Hanım, '' Ali Efendi zaten öleceğim, doktor ümitsiz diyor,öleceğim yere niye bir de o kadar masraf edelim. O bakkaliye çoluğumun çocuğumun rızkı'' diye karşı çıkıyordu.Biliyordu; bir ailede annenin ölümü çocukları için tam bir sefillik demekti. Kader, Makbule Hanıma yıllar önce yaşattığı ızdırabı şimdi onun çocuklarına yaşatacaktı. Ancak, Makbule Hanımın tüm karşı çıkmalarına rağmen,bakkaliye on bin dolara hem de Huzur Süpermarket'in sahibine satıldı. Ali Efendinin bir iki gün içinde bakkaliyeyi satması gerektiğini öğrenince, Ali Osman Bey önceki teklifi yirmi bin dolardan da vazgeçmiş, onların bu çaresizliğini fırsat bilerek sadece on bin dolara alıvermişti dükkanı. Ali Efendi ise gururunu bir yana bırakmış, biricik karısı Makbule Hanımın birkaç gün olsun daha fazla yaşayabilmesi için acele etmişti.
Makbule Hanım kanser teşhisinden sonra ancak yirmi sekiz gün yaşayabildi. Bu süre içinde Ali Efendi hastanede, eşinin hep yanında kaldı. Daha on altı yaşında onu ilk ..görüşte vücudunu alev aldıran bu iyi niyetli ve alçakgönüllü adamın elini sıktı Makbule Hanım, o dayanılmaz kanser sancılarında. lakin kanser denilen illetin ancak ikinci kür kemoterapisini aldıktan sonra bir sabah aniden ayrılıverdi Makbule Hanım bu dünyadan. Cenazesi Malatya 'nın Akçahisar köyüne götürüldü. Ali Efendi, son bir kez uğradığında eski mahallelerine, bakkaliyesi yıkılmış,yerine yeni bir market inşaatına başlanmıştı; başlığı ise daha şimdiden atılıvermişti ''Huzur Hipermarketi'' diye.
Annelerinin ölümünden sonra kızlar ve biricik eşinin kaybıyla acılı Ali Efendi hep birlikte Malatya ' daki köylerine geri döndüler. Ertuğrul ise İstanbul 'da kaldı. Askerden döndükten sonra bir inşaat şirketinde kurye olarak çalışmaya başladı.
-------------------------------------------------------------------
Arabacının Öyküsü (Kemal Ateş)
Onun öyküsünü yazmaya ilk başladığımda, bir gecekondu mahallesinde oturuyordum. Mahallemizde birkaç arabacı vardı, ömrü tükenmek üzere bir meslekti arabacılık, sayıları her geçen gün azalıyordu, bir öykünün demlenme süresince bile ömürleri kalmamıştı. Öyle de oldu, birden yok oluverdiler. Pis benzin kokuları bırakan motorlu araçlar doldurdu ortalığı. Bir öykünün demlenme süresince bile ömürleri kalmadığı için de, yeniden gözleme olanağı bulamadım arabacıları, bu yüzden Arabacı Veli 'nin öyküsü bir karalama düzeyini aşamadı. Ama içimdeki yaşamı sürüp gitti, her gerçek öykü kahramanının yaptığı gibi, yazarını bırakmadı.
O günlerde babam işinden atılınca, gecekondumuzun bir duvarını yıkıp, bakkal dükkanı açmıştı. İşimiz umduğumuzdan, beklediğimizden de iyi gitti. Evimizin arkası tıkır tıkır işleyen küçük bir dükkan olmuştu. Gittikçe yeni eklentilerle rafları, tezgahı, vitrini büyüdü, evimizin içinden duyulan sabırsız kalabalığın gürültüsü bize her zaman keyif verdi. Yoksul günlerimizin ardından o gürültücü kalabalık bize bolluk getirdi, yaşamımıza bir şenlik kattı. İvecen müşterilerin babamı iyice bunalttığı sıralarda, yardımına ya ben, ya kardeşim koşuyorduk. Sayısı her geçen gün artan kalabalığın içinde çeşit çeşit insan vardı. Çoğu köyünden yeni gelmiş garibanlardı. Kiminin dilini anlamakta bile zorlanıyorduk. Arabacı Veli, bizim sorunsuz müşterilerimizdendi, veresiyeci değildi, babamın deyişiyle bu gün kazanıp bu gün yiyenlerdendi. Cebini, kesesini zorlayan zamlardan bir bakkalın sorumluluğunun ne olabileceğini bilirdi. Pahacısınız deyip, hır çıkarmazdı dükkanda; alışverişin başında da, sonunda da hep şakacı olurdu.
-Hemşerim bir avanak otu ver hele! derdi.
İçtiği Birinci sigarasının adı avanak otuydu.
Kahvede daha açık saçık olurdu şakaları. Yenilenin öfkesi, yenenlerin şamatası yüzünden iyice kızışıp gece yarılarına dek süren iskambil oyunlarının sonunda, gitmek için yalvarırdı arkadaşlarına:
-Yahu n'olur, bırakalım şu oyunu... Millet biri bitirdi, ikiye başladı, biz haIa kahvedeyiz...
Sonra oradakilere bir göz atardı, söylediklerini kim anladı, kim anlamadı diye. Anlayanlar gülüşürken, anlamayanların aptal suratları onu daha çok güldürürdü.
Bakkalda, manavda, kahvede her şeye güzel adlar takan bu adam, günün birinde değişiverdi. Az gülüyordu, az şaka yapıyor, daha az tıraş olup kötü giyiniyordu. Kısacık bacaklarıyla zor biniyordu arabasına. Dükkanımıza daha sık gelmeye başladığını da söylemeliyim. Hem sıkça geliyor, hem daha uzun konuşuyordu babamla. Dirseğini tezgaha dayayıp da içini bir dökmeye başlayınca, bırakıp gidemiyordu. Sıkıntısını bizimle paylaşması demek, bütün bir mahalleyle paylaşması demekti. Babama içini dökerken, bunun bütün bir mahalleye içini dökmek olduğunu biliyordu. Söyledikleri bir giz değil, bir ''imdat'' çağrısıydı, söyleyişinden anlıyorduk. Günlerdir bir umar arayıp durduğu sorununun ne olduğunu dükkanda bir iki kez konuşması yetti, mahallede duymayan kalmadı: Devlet arazisi sandığı gecekondusunun yeri tapuluymuş, bundan bir süre önce yanında avukatı, elinde tapusuyla kapısına dayanan adam uykularını kaçırmış. Kısacık bacaklarının daha da kısalıvermesi, yorgunluğu, bitkinliği, şiş şiş gözlerle dolaşıp durması bu yüzden . YılIar sonra ortaya çıkan o eli tapulu adam, alıcı bulursam, satarım da demiş. İstediği parayı söyledikten sonra, bir telefon numarası bırakıp gitmiş. MahalIede Arabacı Veli 'ye önce acıdılar ya, ardından bu arsayı alabilir miyim, hesapları başladı. Veli, adamın istediği parayı bulabilmek için, yardım görebileceği her kapıyı zorladı, hepsinden de eli boş döndü. En yakınları bile para yerine akıl verdiler:
-Atını arabanı sat, evini kurtar!
Veli atı arabayı çoktan gözden çıkardı ya, evini kurtarabilmek için, atı arabayı bir kez değil, üç kez satması gerekiyordu. Her uğradığında para edecek nesi varsa sayıp döküyor dükkanda:
-Atı arabayı satarım altı bine... Hanımın altınını bileziğini de koyduk mu üstüne, etti mi yedi bin? Babam iki koç veririm sana, dedi. Bin de onlara diyelim, etti mi sekiz... Evde biraz kap kacak, bakır şu bu var. Beş yüz de onlara desek, etti mi...
Liste uzadıkça, en başta hesapladığı atı arabayı unutuyor, hesaba bir daha katıyordu. Dinleyenler o zaman gülüyorlar, kahvedeki o güzel şakalarını anlamayan aptallar gibi görmeye başlıyorlar Veli 'yi. Hesabı karıştırdıkça iki kez satılan atı arabası bile kurtarmıyor evini. Yaptığı hesaplar, umutsuz, umarsız bir adamın çırpınışları.
Veli hesaplarına başlayınca, her türlü hınzırlığın baş müşterisi adamlar sarıveriyor çevresini. Arsayı alabilir miyim, hesabında olanlar da adım adım arkasındalar; onun gülünç hesaplarından, umutsuz çırpınışlarından, yaşamını karabasana çeviren umarsızlığından keyif bile duyuyorlar:
-Sen şu atı arabayı bir daha sat Veli ! diyorlar.
Kendine eğlence arayan konu komşunun niyetini karısı ondan önce anladı:
-Artık bırak şu hesapları, dedi kocasına. Millete eğlence olduk!
Veli, arsaya gücünün yetmeyeceğini anlayınca, hem arsayı, hem kendi evini alabilecek birini aramaya başladı. Veli 'nin gülünç hesaplarını dinledikçe işin sonunun böyle olacağını bilenler, hazırlıklarını çoktan yapmışlardı. Bunların en başında da Kahveci Hulusi ile Kasap Ramazan vardı. Oldu bitti sanılan pazarlıklar son anda bozuluveriyordu. Veli gene bir gün ''avanak otu'' dediği sigara için gelmişti dükkana.
-Evi Kahveci Hulusi 'ye satarsam arkamdan söverler mi? diye sordu babama.
Babam ağzını açmadan, konuşmadan Veli 'nin gözlerine bakıp bakıp gevşedi yüzü, Veli babamın gülüşünden anladı anlayacağını ya, gene de sordu:
-De söyle... Niye güldün?
Yanıtı kolay sorulara gülerler, dedi babam. Hem de yedi sülalene söverler senin. Bilmiyor musun o köstebek Hulusi 'yi? Toprağa doydu mu hiç! Sağını solunu boyuna eşip duruyor. Huzur bıraktı mı mahallede?
Babam bunları söyledikten sonra, şimdiye dek seyirci kaldığı pazarlıklarda etkin olması gerektiğini de anladı. Hemen ertesi gün Arabacı Veli 'yi yanına alıp Kasap Ramazan 'ın evine gitti:
-Kör baykuşun avı ayağına gelirmiş ! dedi Ramazan'a. Ayağına geldik.
Güldü Ramazan, güldükçe ağzı, bıyıkları, büyüdü de büyüdü.
Babam havayı şöyle bir yoklayınca, pazarlığın sonuna gelindiğini, işin olacağını anlamıştı. Önce uzun uzun konuştu, Veli 'nin paradan önce, arkasından sövdürmeyecek adam aradığını söyledi, ikisinin de iyice yumuşadığını görünce bileklerinden sıkı sıkı tuttu, el sıkışıp uzlaşmaları için zorladı. En çok da Kasap Ramazan 'a yüklendi:
-Hadi kör baykuş ! dedi. Senin köyneğin kalın. Yüz daha vereceksin. Bu para dokunmaz sana.
-İyi de... Arsa sahibine de yirmi bin vereceğim, unutmayın...
-Onu da verirsin... Karun gibi adamsın sen.
Alıcı da, satıcı da kırmadı babamı, günlerce süren pazarlıklar, o gece uzun bir tokalaşmayla bitti.
Arabacı VeIi, Kasap Ramazan'dan aldığı parayla, kentin epey dışında küçük bir gecekondu alabildi. Göçünü kendi arabasına yükledi, kırgın, yenik ayrıldı mahalleden. Kovulmuş gibi... Onun için yaşam, sonu gelmeyen bir kovgunluktu sanki.
Kasap Ramazan önce ahırdan başladı İşe, günlerce at pisIiği temizledi, bozuk duvarları, düşük tavanları düzeltip onardı, sıvadı, ahırı ortadan ikiye bölünce, üç ev çıktı ortaya, üç de kiracı buldu. Hep düzenIi bir geliri olsun isterdi, kasap dükkanındaki bol kazanca, düzenIi bir geIir de eklendi.
Yalnız iki üç ay geçmeden tuhaf bir olayla karşılaştılar. Kasap Ramazan 'ın kiraya verdiği ahırdan bozma evinin kapısı bir gece zorlandı. Ramazan 'ın kiracısı Hayri ile karısı uyumak üzereydiler. Karı koca korku içinde kalktılar yataktan. Kapı sürekli zorlanıyordu.
-Kim 0? dedi Hayri.
Biri durmadan itiyordu kapıyı. Kadın kocasının gerisinde, dili tutulmuş gibiydi. Evin kalabalık olduğunu göstermek için o da bağırdı:
-Kim 0?
Gene ses yok. Hırsız olsa, ev sahibinin sesini duyunca kaçmaz mı? Her kimse, havlayıp duran köpeklere de aldırmıyor. Hayri yastığın altına koyduğu nacağı aldı, yüreği ağzında kapıya doğru yürüdü. Karısı ''açma'' dediyse de, açtı kapıyı. Önce nacağı sıkan eli gevşedi, sonra bütün bedeni. Karısı bayılmak üzereyken toparlandı:
-Allah belanı vere emi ? dedi. Veli 'nin atı bu!
Kapkara, koyu bir karanlık vardı dışarda. Atın gövdesinin yarısını zor seçebildiler. Hayvancağız hiç kımıldamadan, kocaman gözleriyle onlara bakıyordu. içeri girmek için bir iki adım atınca:
-Höst höst! dediler.
At birden huysuzlandı, tepinmeye başladı. ''Çıkın benim ahırımdan!'' der gibiydi. Hayri atı yatıştırdıktan sonra, boynuna bir ip bağlayıp Kasap Ramazan 'ın evine götürdü. Bu eğlenceden onun yoksun kalmasına gönlü razı olmadı. Kasap Ramazan ' dan sonra bitişikteki komşular da uyandılar. Gecenin o saatinde bile epey bir meraklı kalabalığı toplandı. Konuşmaların, gülüşmelerin ardından Veli 'nin yeni evini bilen biri atı ipinden çekip götürdü.
Veli eski mahallesini unutmuş gibiydi. Buraya bir daha adım atmayacağını herkes değilse de, yakın dostları biliyordu. Duramaz, kahveye gelir, bakkala uğrar, gene ''avanak otu'' ister diyenler, yanılmışlardı. Atın kaçıp kaçıp gelmeleri olmasa, kimse yüzünü bile görmeyecekti.
Güz soğukları yaklaştıkça, eski sıcak ahırını özleyen atı için geldi bir iki kez.
Komşular daha görür görmez takıldılar:
-Hiç gelip gitmiyorsun Veli?
-Niye unuttun bizi?
-Atın yeni evinizi beğenmedi herhalde?
Onun yerine başkaları yanıt veriyordu:
-Ahırı yokmuş ki, neyi beğensin?
Kimsenin yüzüne bakmıyor Veli, ha gülecek, ha çözülecek diyenlerin umudu boşa çıkıyor. Komşular ne yapsalar eski Veli 'yi göremiyorlar karşılarında. Her aklın kavrayamayacağı laflar vardı Veli 'de, şimdi suskunluğu, sessizliği seven bir adam olmuş, mahalleden giderkenki o yenik halini atamamış üzerinden, o kovgun halini...
En inatçı küskünlerin bile dilini çözerdi annem:
-Atın senden vefalı çıktı Veli ! diye bağırdı arkasından.
İkinci gelişinde annemin bu sözü üzerine uğradı dükkana. Gene ''avanak otu'' dedi sigaraya. Sigara paketini açarken çözüldü dili:
-Yerinden yurdundan bir oynamaya gör hemşerim! dedi babama. Yüzünü anneme döndü:
-Yerinden yurdundan bir oynamaya gör Nuriye bacı! dedi. İstersen şurdan şuraya git... Gökyüzündeki yıldızların adını bile yeniden öğrenmek zorunda kalırsın. Konu komşunun, eşin dostun adı birden değişiverir. Ananın babanın adını bile yeniden öğretirler sana.
O bir konuşunca, ötekiler bin söylemeye hazırdı ya, dinlemedi. Kepenklerin demirine bağladığı atının yularını çözdü, insan yerine atıyla konuşmayı yeğledi:
-De hey, eşşeklenme!
Onun atıyla konuşmalarını unutmuştuk, ''De hey, eşşeklenme!'' derdi atına. Ata ''eşek'' demenin, insana ''eşek'' demekten daha kötü olduğunu Veli 'den öğrenmiştik. Kamçı sesini de duyunca uysallaşıverdi hayvan. O sözü bir daha duymak istemedi. Sahibinin yürüyüşüne uydu çaresiz. Veli önde, at arkada mahalleden çıktılar. Yaz geIince ortasında titrek çiçeklerinin mor mor oynaşıp durduğu, kocaman kanatlı leyleklerin konup kalktığı tarlaları da geçtiler. Epey uzaklarda, iki tepenin arasındaki yeni gecekondulara doğru gözden kayboldular.
-----------------------------------------------------------------------
Bakkal Hasan Emmi (Süheyla Uysal)
Çıkmaz ara sokağımızın bir köşesi ''Beş Yol Kahvesi'', diğer köşesi Hasan Emminin bakkal dükkanıydı.Bütün mahalle oradan alışveriş yapardı. Aslında bakkal dükkanı, Hasan Emminin iki göz evinin bir odasıydı. Arkada kocaman bir bahçe onundu. Ortada fıskiyeli havuzu, portakal, limon, yenidünya ağaçları ve her mevsim açan gülleriyle bu bahçe, çocukluk anılarımda bir park gibiydi. Bahçeyi yetiştiren karısı Meryem Teyzenin uzun kumral saçları bukle bukle beline iner, iş yaparken onları çabucak topuz yapardı. Açık yeşil gözleri, çocuklara hep sevgi ve ,şefkatle bakardı. Biz çocuklar arka bahçede oynamayı çok severdik. Havuzdan küçük helkelerle su alıp ağaç diplerine dökme görevini Meryem Teyze bize vermişti. Kendi aramızda konuşurken, keşke Meryem Teyze bizim annemiz olsaydı diye mırıldanırdık. Çamurlanan ayaklarımızı yıkarken ve bizi masanın etrafına oturtup kurabiye yedirirken onun yumuşak hareketlerini izler, uzun saçlarının menekşe kokusunu içimize çekerdik. Annelerimiz laf arasında onun Rum dönmesi olduğunu fısıldar, ''Hasan Emmiyi çok sevmiş, onun için Müslüman olmuş'' derlerdi.
Hasan Emmi, uzun boyu, beyaz teni, bal rengi gözleri ve koyu kestane rengi saçlarıyla hoş görünümlü bir adamdı. Güven verirdi bize. Eskiden pek çok kadın ona aşık olmuş ama o Meryem Teyzeyle evlenmiş. Mahallenin en yaşlısı Hasibe Nine, onların çocuk sahibi olmak istediklerini ama Meryem Teyzenin üç kez çocuk düşürdüğünü, bir daha da çocuğunun olmadığını anlatır, ''döl tutmuyor garibimin rahmi'' derdi. Bu Iafların anlamını çoook sonra anlayacaktık biz çocuklar. O günler anladığımız tek şey, sık sık Bakkal Hasan Emmiden aldığımız delikli pembe şekerlerdi.
Hasan Emmi 'nin bakkal dükkanında her şey vardı. İğne, iplik, sigara, pamuk, peynir, zeytin, reçel, pirinç, ekmek, turşu... Reçelleri, karısı Meryem Teyze yapardı. Vişne ve kayısı olmak üzere iki tür reçel kaynardı bahçede ,'yazın. Bitirip kavanozlara koyunca, mahalleli sıraya dizilir, ''kışlık reçeller Meryemce'den'' diyerek satın alırlardı. Peynir ve turşuyu Hasan Emmi yapardı aynı bahçede. Ancak turşu bir çeşit olurdu: Acur turşusu. Elli, altmış san:ıt!!. timlik acuru nereden bulur bilinmezdi. Sorunca da güler ,!di bıyık altından. Anneler, bir yemelik isterlerdi her seferinde. Yani bir karış kadar. Mahalleli hanımlar, bazen bir evde toplanır, kısır yapar, Meryem Teyzeyi de çağırırlardı. O zaman turşuyu hediye getirirdi Meryem Teyze komşularına. Peynir de tek çeşitti: Davar peyniri. Tadına doyulmazdı. Hele tazeyken... Tanıdık, temiz bir çobandan aldığını söylerdi Bakkal Hasan Emmi. Sonra arka bahçede tenekelere kurar, üç ay sonra açılmak üzere duvar dibine dizerdi. Tabi çocuklar için yapılan en büyük hazırlık, delikli şekerdi. Onu da unutmaz, bir çuval alırdı Hasan Emmi. Mahalleli avlularda çamaşır yıkarken, ''Hasan Efendi pirinç almış, biz de bir torba kışlık pirinç alsak iyi olacak'' ya da ''Hasan Efendi turşuyu kurmuş, turşu vakti geldi elleham'' derlerdi. Mersin ' de ılık geçerdi kış. Biz çocuklar, tatil günlerinde, çıkmaz sokakta bağıra çağıra ''yakan top'' oynardık. Kimileri seksek, kimileri de bahçe de evcilik oynamayı severdi. Ama bir ara hepimiz sokağın bir yanında toplaşır, fısıltıyla Hasan Emminin şeker verip vermeyeceğini tartışır ve sonra grup halinde bakkal dükkanının önünden geçerdik. Öyle bir geçiş ki; yüzler Hasan Emmiye dönük, gözler şekerde, önünde resmi geçit yapar gibi. Hasan Emmi anlayışla hemen ayağa kalkar, ''çocuklar şu oyununuza bir mola verseniz de size bir şeker ikram etsem'' derdi. Sevinçle bağırır, çığlık atardık biz de.
Günler işte böyle geçiyordu. Derken, bir sonbahar günü caddenin karşı kıyısında zahire ambarı denen kocaman bir depo, hızla boşaltıldı! Bir sürü usta ve işçi, gece gün düz çalışmaya başladılar. Ara duvarlar yıkılıyor, raflar kuruluyor, yerler granitle kaplanıyordu. Yağlı boyanın koku su tüm mahalleyi sardı. Bir hafta sonra işler bitmiş, kamyonlar çeşit çeşit mal taşımaya başlamıştı. Neler neler gelmiyordu ki: Sebzeler, meyveler, peynirler, reçeller, tur şular, ekmekler, unlar, baharatlar... Koca bir öğleden sonra, kapının üzerine dev bir tabela asmakla geçmişti: ''BİZİM MARKET''. ''Bizim''i anlıyorduk da, ''market''i bir türlü kavrayamadık. Dış pencerelere burnumuzu dayayıp uzun uzun içeriyi gözetledik. Tüm çocukların gözleri aynı bölümde buluştu. Evet, şeker bölümü sağ taraftaydı. ( Açık, ambalajlı, renk renk kutularda ya da kağıda sarılı, yuvarlak, yassı, üçgen şekilli... Tanrım, mutluluktan uçacaktık! Hemen içeri girdik. Sahibinden biraz istemeyi planladık eski bir alışkanlıkla. Bir görevli ağabey, buyurun dedi gülümseyerek. Elimize bir tel sepet verip ''İstediğinizi alın'' dedi. Büyük bir sevinçle şekerlerin arasına daldık. Ben bir çikolata paketini koydum sepete, bir baş kası sütlü şeker, bir diğeri badem şekerleri... Hızımızı alamıyorduk. Komşunun oğlu bir paket lokum koydu. ''Mar ket Amca'', Hasan Emmiden daha zengin diye düşündük.
Hepimiz, iyice ağırlaşmış sepetin birer ucundan tutarak çıkış kapısına yönelmiştik ki, özel giysili ağabeyler bize ,,doğru koştular! Onlar elimizdeki sepeti almaya çalışıyorlardı, biz de vermemeye... Ağlamaya başlamıştık ki, siyah takım elbiseli bir amca geldi yanımıza, ''Ne oluyor bura da'' dedi görevlilere. Onlar da, ''Para ödemeden çıkıyordu çocuklar'' dediler. Siyah giysili adam, soğuk bir tavırla sepeti elimizden alıp görevlilere verirken çatık bir kaşla bize döndü ve ''Paranız yoksa buradan bir şey alamazsınız çocuklar, hadi bakalım evinize'' dedi... Bu sözlerin soğuk- luğunu gidermek için soluğu Bakkal Hasan Emmide aldık. Bir kız arkadaş hıçkırarak ağlıyordu. Hasan Emmi, hemen koştu, ağlayan arkadaşımızı kucağına aldı ve onu bir sandalyeye oturttu. Hepimize hemen halkalı pembe şeker dağıttı. Mutluluk doldu içimiz. Artık dargın bakı yorduk ''Bizim Market''e.
Mahalleli de büyük bir merakla markete uğruyordu. , Başına eşarp takıp, terliğiyle bir koşu markete giderek vanilya ya da ekmek alan kadınlara kocaları,''Nerde kaldın yahu, iki saattir sofrada ekmek bekliyoruz'' diye kızarken, kadınlar da, ''İnan bana, bir ekmek için yarım saat bekledim kuyrukta'' diye kendilerini savunuyordu. İşin esasını sonra öğrendiler! İhtiyaçlar çoğalınca bir öğleden sonra markete gidilecek, tel sepet alınacak ve ona doldurulacaktı istenilen her şey. Öyle de yaptılar. Artık her mahalleden insanlar, akın akın alışveriş için markete geliyordu.
Bir gün yatılı misafir bekliyorduk. Babam anneme biraz para bırakıp ''Hanım, sen ne lazımsa alıver'' dedi. Annem beni yanına alarak mantosunu omuzuna attığı gibi , markete koştu ve tel sepete ihtiyaçları doldurmaya başladı. Bir paket pirinç, bir torba soğan, bir kutu salça, yarım ki 10 kıyma... Annem ha bire bir şeyler atıyordu sepete! Sonunda para ödenen yere geldik. Bir görevli alınanların hesabını yapıp tutarı söyledi. Annem sapsarı oldu! Görevliye eğilip. ''Şu kadar elimde var, gerisini ay başında ödeyebilir miyim'' dedi yavaşça. Görevli; ''Teyze, neden paranıza göre alışveriş yapmadınız, eksik parayı bulun ya da bir kısmını geri bırakın'' dedi. Annem ve ben dışarı çıktık. Gideceğimiz yer belliydi; Hasan Emmi... Neyse ki, Hasan Emmi eksik parayı hemen verdi de annem marketten aldıklarını eve getirebildi. Niye bu kadar çok almıştı ki? Aslında paketle satmayıp az az tartsalar bu kadar çok alınmazdı. Yine de insanlar alışveriş için marketi seçiyorlardı. Hasan Emmiye gidenler çok azalmıştı. Bir kaç gün sonra koca bir yazı markete asıldı. Beyaz üstüne kırmızı harflerle ''KAMPANYA” diye yazıyordu:
“. ..'lık alışveriş yapana 5 It 'lik yağ bedava,
“…’lık alışveriş yapana 1 paket pirinç bedava.''
Tüm mahalleli, bedava malları almak için alışverişe başladı. Bedava verilenin parasının alınanlardan çıktığını, mahalleli yıllar sonra öğrenecekti.
Bakkal Hasan Emmiye artık hiç gelen yoktu. Tek vefakar dostları biz çocuklardık. Bizden de zaten para almıyordu. Bir gün annem telaşla Bakkal Hasan Emminin evine gitti. Döndüğünde, Meryem Teyzenin felç olduğunu anlattı mahalleliye. Herkes koştu onlara, biz çocuklar da... Gördüğüm şey eski bir tabloya benziyordu. Pirinç karyolada, dantelli, kanaviçe işli yatak takımı içinde, bukleli uzun saçları yastığa dağılmış bir halde Meryem Teyze solgun ve hasta yatıyordu. Hasan Emmi yatağa diz çökmüş, avuçlarında karısının hareketsiz eli vardı sadece. Hüzünle saçlarını okşuyordu karısının. Etraf pırıl pırıl, ama buz gibi soğuktu. Mahalleli, evlerden odun getirdi hemen. Oda ısınırken Meryem Teyze gözlerini açtı yavaşça. Teşekkür anlamında gülümsemek istedi ama felçli ağzı yana kaydı . Annemin onlar için pişirdiği yemekleri taşıdım o gün. Herkes gibi biz çocuklar da Hasan Emminin para sıkıntısı çektiğini o zaman anlamıştık.
Soğuk bir kış günüydü. Hasan Emminin dükkanı yine açıktı ama kendisi evdeydi. Biz çocuklar boş arsada toplandık. Hasan Emmiye nasıl para yardımı yapabileceğimizi tartıştık. Sonunda herkes harçlıklarını biriktirmeye karar verdi. Babalarımızdan kalem, silgi, defter parası istiyor ama almıyorduk. Bir gün bu biriken paraları Hasan Emminin para çekmecesine becerikli bir arkadaşımız koyuverdi. Ertesi gün suçlular gibi dükkana hiç uğrayamadık. Zaten yağmur da hiç göz açtırmadan yağıyordu. Ev de hapsolmuş gibiydik. Pencerelerden birbirimize bakıp el dil işaretleriyle anlaşmaya çabalıyorduk. Arada gök gürlüyordu. Kuşlar çatı aralarında yavrularını kanatlarının arasına alıp ısıtıyorlar, anneler çocuklarına sucuklu, yumurtalı kahvaltılar hazırlıyorlardı ki bir çığlık gök gürültülerini bastırıp her tarafa yayıldı: ''Meryeeeeeem!...'' Bu ses Hasan Emminin sesiydi. Herkes yağmur demeden koştu onlara...
Tek göz oda soğuktan yine buz gibiydi. Hasan Emmi, eşi Meryem Teyzenin cansız başını göğsüne yaslamış, başını onun başına dayamış ağlıyordu. Gözlerinden akan yaşlar karısının hala güzel olan yüzüne damlıyordu. Bizi dışarı çıkardı büyükler.
Aradan yıllar geçti. Babam başka bir kente tayin oldu. Bizler büyüdük, üniversiteyi bitirdik, evlendik ve çoluk çocuğa karıştık. Yıllar sonra eşimin tayini Mersin'e çıkmaz mı! Çocukluğumun geçtiği bu kentte ev bulup yerleşir yerleşmez ilk işim eski mahallemize gitmek oldu. ''Beş Yol Kahvesi'' aynen duruyordu. Sahibi Hüseyin Amca bize çay ısmarladı. Çıkmaz sokağı yerinde şimdi kocaman bir apartman yükseliyordu. ''Bizim Market'', ''Süpermarket'' olmuştu. Bakkal Hasan Emminin dükkanı ise yoktu artık. Onun yerinde, tüm bahçeyi de içine alan kocaman bir çocuk parkı vardı; içinde portakal, limon, yeni dünya ağaçları ve her mevsim açan gülleri olan... Hüseyin Amca; Hasan Emminin, eşi öldükten sonra bu kıymetli arsası, çocuk parkı yapma koşuluyla belediyeye bağışladığı, sonra da sessizce ortadan kaybolduğunu söyledi. Mahallelinin isteği üzere buraya ''Bakkal Hasan Emmi Parkı'' adı verilmişti. Ben bir portakal ağaca yaslanıp gözyaşlarımı tutamadan anılara dalmışken, parkta, mutlu çocuk çığlıkları birbirine karışıyordu.
---------------------------------------------------------------------
Bulutlar Ağlıyor (Gülten Gezer)
Saat sabaha karşı üç sularıydı. Uyku bir türlü tutmuyordu. Bir kez daha yanına döndü. Elinde değil, uyuyamıyordu işte.Düşünmekten kendini alamıyordu.
Baktı olmuyor.''En iyisi kalkmak'' diye düşündü. Masum bir ifadeyle uyuyan hanımın yanından sessizce kalktı. Ayağına yünlü terliklerini geçirerek salona geçti. Bir müddet koltukta oturdu.
Beş on dakika sonra balkonun kapısını açtı. Gecenin serinliği ciğerlerine işledi. Gökyüzüne bakıp uzun uzun düşündü.
“Ne yapacağım ben? Ne yapacağım?''
On metrekarelik küçük bir bakkalı vardı. Son zamanlarda mantar gibi biten marketlerin karşısında eriyip ufalmıştı. Artık müşteri de gelmez olmuştu. Beş altı memurun dışında alış veriş yapan olmuyordu. Onlar da zaten veresiye alıyordu.
Mal getirmek İçin para lazımdı. Sağdan soldan istemek ağrına gidiyordu. Kırk beş yıllık bakkal Hüsrev Efendi borç isteyecekti ha! Buna gelemezdi İşte. Aç kalırdı, açıkta kalırdı ama yine de borç isteyemezdi. Gururuna yediremezdi.
Bu para talebine bir de vergiler yüklenince Hüsrev Efendi bankadan faizle para almıştı. Ama borcunu veremediği için her ay faiz biniyordu.
Hüsrev Efendi ''Aynı çığ gibi'' diye düşündü. ''Başta küçücüktü. Ama aylar geçtikçe büyüdü, büyüdü... Bu borç çığının altında kaldım. Keşke ele güne el açsaydım da bankadan almasaydım. Faizler aldığım parayı kat kat geçti. Ne yapacağım ben? Ne yapacağım?''
Ne kadar balkonda kaldı kimbilir? Sabah ezanlarıyla kendine geldi.
Hay allah!'' dedi. ''Ezan okunuyor.''O sırada terlik sesi duydu. Hanımı şıpıtık terliklerini giymiş, tuvalete gidiyordu. ''Hey hanım!'' diye acı acı gülümsedi. Yaşın geldi altmışa ama ruhun hala genç. Erken yapılan kahvaltıdan sonra Hüsrev Efendi dükkanını açtı.Önce dükkanın önüne su serpip savurtarak süpürdü.Bir bez alıp rafların tozunu aldı. Dışarı iskemle çıkarıp üstüne oturdu. Tam karşıda, yapılan markete baktı. Bitmek üzereydi. İşçiler ''Tak! tak!'' diye tahtaya çakmıyor da sanki yüreğine çakıyordu.
Güya marketler şehir dışında olacaktı. Garip bakkalı düşünenler olacaktı. Ama bunların hepsi hayaldi. Gerçekte ise adım başı market yapılıyordu.
''Hey gidi günler hey!'' diye düşünmeye başladı Hüsrev Efendi. Bu mahallede doğmuştu. Babası da bakkaldı. İlk hatırladığı şey dükkandaki gofretlerdi. Sonra akide şekerleri...
''Baba ne olur bir tanecik daha akide şekeri ver.''
''Bak koçum, biz yersek nasıl para kazanırız?''
Verirdi bir akide şekeri ama bin naz ile verirdi. Ama o,dışarı çıkar çıkmaz bir avuç şeker alıp cebine atardı. Sonra sokakta çıtır çıtır yerdi.
Gençliğinde herkes ona kız vermeye çalışmıştı. Eee!Ne de olsa bakkalın oğluydu. İleride o da bakkal olacaktı.
Yazıya dönüp baktı: ''Bereket Bakkaliyesi.'' ''Ne günlerdi'' dedi. Mahallenin tüm çocukları gelirdi.
'Bakkal amca ben leblebi tozu istiyorum.''
''Ben de iki tane gofret.''
''Sırada ben varım”
''Yok !Ben varım”
''Bana bak! Kırarım ağzını, sıra benimdi.''
''Hop! Hop! Ağır ol bakalım. Sen nasıl konuşuyorsun?''
''Tamam gençler!'' deyip araya girer, hepsine birer lokum verip işi tatlıya bağlardı.
Bakkal amcalarının huyunu bilen bazı yaramazlar bilhassa kavga çıkartırdı. Lokum versin diye... Bazıları, gizlice sakız çalmaya kalkardı. Özellikle de Sümüklü İlhan, Kaç sefer çaldığını görmüştü ama yüreği elverip de kızamamıştı. Aslında kızmalıydı ama kızamamıştı işte.
Karşıdaki marketin sahibi Sümüklü İlhan'dı! Artık sümükleri akmıyordu. Efendi olmuştu gayrı. Ama efendiliği kıyafetindeydi. Konuşunca hiç de adam olmadığı anlaşılıyordu.
Bu düşüncelerdeyken bir sesle irkildi:
''Hüsref Efendi! Hüsrev Efendi!''
Gelen Güler Hanım'dı.
''Buyur Güler Hanım''
''Hüsrev Efendi! Dün torunumla deterjan aldırdım. Ama markette daha ucuzmuş. Niye böyle pahalı veriyorsun? Bir daha gelmeyeceğim dükkanına.''
''İzah edeyim Güler Hanım.''
Ama yaşlı hanım ayağını sürüye sürüye uzaklaşmaya başlamıştı.
''Nasıl anlatsam ki?'' dedi üzüntüyle. Marketlerin çok fazla mal aldıkları için ucuza aldıklarını nasıl söyleyebilirdi? Söylese inanırlar mıydı?
Başı zonklamaya başladı. Bu sırada bir çocuk geldi. Ahmet'ti bu. Mühendisin oğlu Ahmet.
''Buyur evladım.''
''Ben beş tane sakız alacaktım.''
''Tabi evladım, vereyim.''
Sakızları çocuğa verdi. Tekrar iskemleye çöktü. Beş on dakika sonra Ahmet geri geldi.
''Bakkal amca, bu sakızların tarihi geçmiş. Annem geri gönderdi.''
''Öyle mi? Paranı vereyim o zaman oğlum.''
Parasını geri verdi. Yakın gözlüğünü takarak son kullanma tarihini okumaya çalıştı. Ama yok, okuyamıyordu.işte. Pireden daha da küçüktü yazılar, okuyamıyordu.
Pire deyince, o kadar derdine rağmen yine de gülümsedi. Yıllar önce, çocukluğunda ninesinin köyüne gitmişti. Garip ninesinin gözü görmez olmuştu. Ev kerpiç, toz .çok. Bu kadar tozda ne olur? Elbette ki yüzlerce pire olur. Uyuyamazdı, hüngür hüngür ağlardı. Bir pire ki, olsa o kadar olur. Yorganı bir kaldırdı mı yalan değil en az yirmi pire zıplamaya başlardı. Hele ayaklarını yıkayıp içeri girdiğinde, pireler anında yapışırdı. Zavallı annesi pireleri yok edeceğim diye az mı temizlik yapmıştı.
Elindeki sakız kağıdı hışırdayınca maziden sıyrıldı.
''Demek ki sakızlar dura dura bayatlamış. Öyle ya, son günlerde ne gelen var ne de giden.''
Burnuna bir sinek kondu. Kovdu, tekrar geldi. Yılmayıp yine kovdu. Sinek de sebat gösterip, kaçmayarak eline kondu. Kanatlarını, bacaklarını temizlemeye başladı.
Bir süre sineği inceledi. Düşünceleri tekrar maziye kaydı. İnşaat işçileri gelirdi.
''Bakkal efendi, yüz elli gram peynir alacaktık.'' Kantarın bir kefesine yağlı kağıdı koyardı. Üzerine de bir parça peynir. Peynir ama ne peynir. Halis koyun peyniri. Mis gibi kokardı.
İşçiler bir de ekmek alırdı. Sıcacık, taptaze ekmek.
''Hayırlı işler” deyip çıkarlardı.
Küçük çocuklar gelirdi.
''Bakkal amca, yüz gram salam verir misin?''
''Elbette minik kuşlarım'' deyip salamı ince ince keserdi. Antep fıstıklı salam... Çok severdi salamı. Biraz fazla kesip bir parça da kendi ağzına atardı.
''Hey gidi günler hey!'' dedi. ''Nerden, nerelere geldik?''
Karşıdaki markete hınçla baktı. Yarın öbür gün mallar da gelirdi.
''O zaman hakikaten sinek avlayacağım'' diye söylendi.
Tam o sırada bir hanım geldi. Kimdi ki acaba? Mahalleden biri değildi.
''Buyur hanım kızım.''
''Milföy hamuru var mıydı?''
''Ney hamuru ney?''
''Milföy hamuru, yani hazır hamur.''
''Hamurun hazırı mı olur?'' diye düşündü. Canı börek istediğinde, hanımı çarçabuk yapardı.
''Yok kızım'' dedi. ''Bizde bulunmaz öyle şey.''
Hanım uzaklaşana kadar bakakaldı. Değişik mallar getirtse, neyle getirtecek? Getirtse bile marketlere kıyasla daha pahalı olacak. Kimse de göz göre göre fazla para vermek istemiyor.
''İyi ki memurlar var'' dedi. ''Bir tek onlara veresiye veriyorum. Onlar da olmasa hepten mahvolacağım.''
Bir araba homurdanarak geçti. Nefesi daralmaya başIadı. Zindanda boğazı sıkılmış adam gibi ''Of! Of!'' deyip dünyadan daha geniş bir yer istedi.
Sendeleyerek içeri geçti. Eli titreyerek bir gazoz açtı. Birkaç yudum içmişti ki İlhan içeri girdi.
“Ooo! Afiyet olsun Hüsrev Amca.''
''Sağol'' dedi. ''Buyur otur şöyle.''
Bir iskemle çekti altına İlhan. Ağzını yaya yaya;
''İşler tıkırında mı Hüsrev Amca?''
''Eh! İdare ediyoruz işte.''
''Ne idaresi Hüsrev Amca? Dükkanına cinlerle perilerden başka kimse uğramıyor. Yakında kepengi indirirsin.''
''Ya sabır!'' dedi içinden Hüsrev Efendi. ''Sümüklü'' diyecekti. ''Pis sümüklü. Ne zaman adam oldun da karşıma çıkıyorsun?''
Ama tuttu kendini. Her zaman olduğu gibi yine tuttu kendini.
''Hüsrev Amca, insan misafirine bir şey ikram eder. Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar.''
''Kusura bakma. Biraz canım sıkkındı da unuttum işte.''
''Hah ha! Ben senin niye dertli olduğunu biliyorum, Kukumav kuşu gibi düşünüp duruyorsun, Hele bir bitsin marketim, buraya kilit vurursun.
''Başı tekrar şiddetle zonklamaya başladı. Boynunun arka tarafından gelen bir sancı tüm kafasını sarıyordu. Etraf dönmeye başladı. Yok, etraf dönemezdi. O zaman başı dönüyordu.
Kafasını masaya dayadı. İlhan bir şeyler diyordu ama o bunları duymuyordu bile.
Ne kadar öyle kaldı bilmiyordu. Başını kaldırdığında İlhan yoktu. O zonklama da geçmişti.
Kapıdan Mehmet Bey girdi. Nüfusta memur olan Geçitvermez'lerin Mehmet. Yanında da sevimli oğlu Alper.
''İyi akşamlar Hüsrev Amca,
''Akşam olmuştu demek ki. Şaşırdı ''İyi akşamlar'' diyebildi.
''Hüsrev Amca size bir şey diyecektim.''
''Buyur Mehmet Bey oğlum''
''Biz yıllar var ki hep sizden alıyoruz her şeyi. Tabii ki veresiye olarak. Ama artık kredi kartımız oldu Hüsrev Amca. Beş kuruş dahi ucuz olsa bizim için kardır. Yılların bakkalını ben de bırakmak istemem ama memurların durumu ortada. Bildiğin gibi marketler biraz daha ucuz oluyor.
Mehmet Bey kırık dökük cümlelerle kendini anlatmaya çalışıyordu. Tam bu sırada Alper söze karıştı;
''Hüsrev Amcacığım, hem market Mercedes bile veriyormuş. Annem bize de çıkabilir diyor...''
Alper daha konuşacaktı ki babasından kuvvetli bir çimdik yedi.
''Of! Niye çimdikliyon baba?''
Mehmet Bey utanç deryasına dalmıştı sanki. Şu çocuklar da her doğruyu her yerde söylüyordu. Çocuk işte!
''Kusura bakma Hüsrev Amca. Bize çok emeğin geçti. Hakkını helal et. Sesini çıkaramadı Hüsrev Efendi. Boğazından ses çıkmadı çünkü. Sessizlikten yararlanan küçük Alper tekrar atıldı.
''Hüsrev Amcacığım, hem o marketlerde aradığın her şey varmış. Çocuklar için bile oyun yeri hazırlamışlar.Kaydıraklar varmış, helikopter varmış.
Alper saymaya devam edecekti ya tekrar babasından esaslı bir çimdik yedi. Afallayıp kaldı. Hiç kendisini dövmeyen babası çimdiklediğine göre muhakkak bir kusuru olmuştu. Pustu, hiç sesini çıkarmadan küskün küskün babasının yanında dikildi.
Mehmet Bey ter içindeydi.
''Hüsrev Amca, kusurumuza bakma e mi? Biliyorsun marketler sürümden kazanıyor. Çok mal getirdikleri için ,daha ucuz oluyor. Bildiğin gibi ben de üç çocuk babasıyım. Zar zor geçiniyoruz.''
''Seni anlıyorum'' dedi Hüsrev Efendi. ''Peki diğer memurlar da kredi kartı aldı mı?''
''Evet Hüsrev Amca, herkes aldı.'' Mehmet Bey birikmiş borcunu ödedi. Çıkacakken Alper yine konuştu:
''Baba o büyük marketlerde beni arabayla gezdirir misin? Hasan diyo, hem çocuklar oturuyormuş hem de anneleri arabanın içine aldıklarını koyuyormuş. He mi baba? Beni de bindiricen mi?''
Mehmet Bey kolundan çekerek çocuğunu dışarı çıkardı. Beyninden vurulmuşa döndü Hüsrev Efendi. Demek kırk beş yıllık bakkallık hayatı sona eriyordu.
''Peki ya borçlarım!'' dedi. ''Onlan nasıl öderim ben, nasıl ?''
Şaşkınlıktan küçük dükkanını turlamaya başladı. Bir ara gözü rafın üstündeki kutuya takıldı. Bir bebe bisküvisinin kutusuydu bu. Üstündeki bebek gülüyordu.
Gülme!'' dedi. ''Gülme.''
Ama bebek gülüyordu.
''Gülme dedim sana, gülme!''
Ama bebek umursamadı bile. Gülmeye devam etti.
''Gülme dedim bacaksız! Gülme! Gülme!
Ama bebek hala gülüyordu.
Hüsrev Efendi hızla atılıp kutuyu kaptı.
''Bana gülersin ha! AI sana! Al sana''
Kutudaki bebeği dövdükten sonra fırlatıp attı. Bebek fırlatıldığı köşede hala gülüyordu.
''Hayır! Hayıır!'' diye bağırdı.
Raflardaki her şeyi bebeğin üstüne fırlattı. Yetinmedi, gazoz kasasında teker teker şişeleri alıp savurmaya başladı. Eliyle camları, duvarları yumrukluyor, bir yandan da ''Kurbanın olayım gülme! Gülme! Halime gülme!'' diye haykırıyordu. Eli yüzü kesilmiş, kanlar akıyordu.
Ertesi gün cenazesine gelenler, ''Vefat etmeden önce çıldırmıştı'' dediler. İnsanların garip bakkalı düşünüp ilgilenmemesine, ağlamamasına bedel, bulutlar ağladı. Gözyaşı gönderdi. İçin için ağladı.
Bulut, yüreğinin yaşını dökerken Alper gördü. '' Aaa! Bulut ağlıyor'' dedi. ''Bulut mutlaka Hüsrev Amcacığıma ağlıyordur.'' Bakkalın, zavallı bakkalın derdine derman olacaklar, bu gözyaşlarını görmedi bile...
---------------------------------------------------------------------------------
Bülent Abi (Erhan Pınarbaşı)
O gün, babam izin verse, kardeşimle birlikte oraya, sokağın başına gidecektik. Davul zurna sesi salonumuza kadar geliyordu. Babam elindeki gazeteyle yine kavga etmeye başlamıştı. Ne zaman sinirlense, gazetenin sayfalarını yırtarcasına çevirir, arada bir de dizlerine vururdu. Ne ben, ne de kardeşim,onun bu hareketlerini gördükten sonra, gitmekte ısrar edemezdik. Bizim bir şey görmek istediğimiz yoktu. Sokağın başına gitmekteki amacımız, evde bize yasaklanmış olan koladan başka ne olabilirdi ki? Ahmet, Hasan, Deniz ve diğerleri, kim bilir kaçıncı bardakları götürmüş, bi daha sıraya girmişlerdi. Hele Hasan, beleş kolayı bulunca patlayıncaya kadar içerdi. Nasılsa gidemeyecektik, yavaşça pencereyi araladım. Başımı biraz uzatırsam yeni açılan marketin önünü görebilecektim. Ayaklarımın ucunda yükselirken babamın gürlemesini işittim.
-Cemil ! Kapat camı, otur aşağı.
Oturdum, babama baktım. En çok bakışlarından korkardım. Bakışları onu ele verirdi; şakadan mı, yoksa gerçekten mi kızıyor anlaşılırdı. Yüzünü, gözlerini göremedim, gazetenin içine gömülmüştü.
Salonda gazete sayfalarının haşır huşur sesleri, mutfakta tabak çanak sesleri ne kadar sürdü anımsamıyorum biz koladan umudu kesmiş, öylece oturuyorduk. Kardeşimi bilmem ama ben anlamlı bir yalan hazırlamaya çalışıyordum. Ertesi gün sokağa çıkınca, Hasan ya da diğer çocuklardan biri ballandıra ballandıra ne kadar çok kola içtiklerini anlatacaklardı; ya ben. Babam göndermedi, desem yine kızdırırlardı; ''çikolata çocuğu, çikolata çocuğu'' diye. En güzel yalanı bulmuştum; kardeşimin yaş günü olduğunu, bu yüzden evden çıkmadığımızı, zaten yeterince de kola içtiğimizi söyleyecektim. Babam gazeteyi katlayıp masanın üzerine fırlattıktan sonra, bize:
-Buraya gelin, yaklaşın çocuklar, dedi.
Kardeşimle birlikte kuşattık babamın oturduğu koltuğu. Babamın, barış imzalamak için, bizi yine parka, sinemaya ya da çocuk tiyatrosuna götüreceğini düşünmüştüm ama, yanılmışım. Babam; beni dinleyin çocuklar, diyerek anlatmaya başladı:
''Yıllar önce sokağın başında, şimdiki büyük marketin .yerinde, küçük bir bakkal vardı. Küçük ama şirin. Ne zaman açılmıştı, kim açmıştı, açılışında kola ya da başka bir şey dağıtmışlar mıydı, bilmiyorum.''
Babam, kola ya da başka bir şey derken gülümsemişti. ''Bildiğim, o bakkalı Bülent Abinin işlettiğiydi. Yalnızca benim değil, bu sokaktaki tüm çocukların abisiydi o. Bakkalın önünü süpürür camları siler, ona yardım ederdik. İşte o zaman bize soğuk bi gazoz verir, 'Çocuklar, çalışmadan, hak etmeden, emek vermeden elde edilen hiç bir şeyin kıymeti olmaz, eğer birisi size karşılıksız bir şey veriyorsa, sizden daha çoğunu alacaktır' derdi. Sanırım sizi neden açılışa göndermediğimi anladınız, değil mi?''
Babamı anlamamış, ona bakmakla yetinmiştik. Yanıt almak için bir süre beklemiş, bizim suskunluğumuzu görünce kaldığı yerden sürdürmüştü konuşmasını.
''Neyse, zamanla anlayacağınızdan kuşkum yok. O günlerin benim için unutulmaz anlam ve anıları vardır. Bizim, yani bu sokağın çocuklarının, ikinci okulu o bakkaldı. Bülent Abi işler azalınca koltuk değneklerine dayanarak kapının önüne çıkardı. Bizler duvarın dibindeki sekiye sıralanır, merakla onun anlatacaklarını beklerdik. O, karşımızda değneklerinin desteğiyle ayakta durur anlatmaya başlardı. Her gün bir başka şeyden bahsederdi. Bir gün Dünya Savaşı'ndan, bir başka gün dünyanın oluşumundan. Evlerimize gitmek gelmezdi içimizden. Bazen de okulda anlatılmayan şeyleri anlatırdı bize. Kocaman siyah gözler pırıl pırıl ışıldarken, bakışları sanki yüzlerimizi okşardı. Kimi zaman içimizden birine değneğinin ucuyla dokunur; ''Canavar, söyle bakalım, bu Hitler de kimmiş?'' diye sorardı.
Kardeşim tam da burada babamın sözünü kesmiş;
-Değneğiyle size dokununca düşmez miydi? diye sormuştu.
Babam anlatacaklarının bir bölümünü unutmuşçasına duraksamış ve yeniden, kardeşimin sorusunu da yanıtlayarak, anlatmaya devam etmişti.
Değnekle bize dokununca düşse, bu hareketi bir kez deneyebilirdi, öyle değil mi? Elbette düşmezdi, Bülent Abi 'nin bir ayağı tutmazmış -annem anlatmıştı- çıkıkçı Kazım Efendi 'yarım etmiş'miş. Neyse, devam edelim. Bülent Abi, bize okumamız için kitaplar da verirdi. Hiç unutmam, okuduğum ilk romanı o vermişti. Bakkalda, akide şekerlerinin olduğu rafın arkasına bir bölme yapmıştı; renk renk şekerler, çeşit çeşit kitapların bulunduğu küçük kitaplığı gizliyorlardı.
Bülent Abi, okuduğumuz her kitap için bir avuç akide şekeri ya da sarı leblebi vermeyi ihmal etmezdi. Sarı leblebinin yanında, eğer paramız da varsa, birer şişe gazoz alır sekiye otururduk. Gazoz şişesine doldurduğumuz leblebilerin etrafında oluşan kabarcıkları seyreder, oyalana oyalana içerdik gazozlarımızı. Ne zaman o sekide gazoz içsem, okuduğum kitabın kahramanının bir köşeden beni izleyip gülümsediğini görürdüm. Bülent Abi 'canavar, neden karşında bizim göremediğimiz biri varmış gibi gülümsüyorsun?' diye kaç kez sormuştu da, çocuklar benimle dalga geçerler diye utanmış ve 'hiç' demiştim.
Kimi günler toptancı mal getirdiğinde yardıma koşardık. Severek taşırdık; top top kumaşları, çuval çuval şekerleri, kutu kutu bisküvileri.. En çok çiklet paketlerini taşımak için yarışırdık birbirimizle. İçlerinden artist ya da Türk büyüklerinin resimleri çıkardı çikletlerin, bizden küçük çocuklara aldırırdık. Sokağın kuytularında bir çeşit kumar oynar, bu resimleri birbirimizin elinden almaya çalışırdık. Bülent Abi, zabitin oğlu İlhan'ın okuduğu kitabın arasında bir resim yakalayıncaya kadar sürmüştü o kuytulardaki kumarımız. Bülent Abi; 'bir daha asla kitap vermem ve sizinle de sohbet etmem' diyerek bizlerden 'oynamama ' sözü almıştı.''
Kardeşimle göz göze geldik, ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk. Acaba babamız yataklarımızın altındaki patates cipsi paketlerini ve kola açma halkalarını yakalarsa, bizi neyle korkuturdu? Sanki biz hiç oynamıyormuşuz gibi babama;
-Nasıl oynardınız baba? diye sordum.
Babam:
Ya, alt üst yapardık, hangi numara büyükse o kazanırdı, ya da bir kapının, duvarın, boyumuza gelen yerinden uçururduk kartları. Kimin kartı yerdekinin üzerine düşerse o kazanırdı. Ha! Tek mi çift mi de oynardık.''
Biz de kardeşimle, hemen hemen aynı şekilde oynuyorduk ama, hep ben kazanıyordum...
'O günden sonra ne çiklet aldık, ne de oyun oynadık. Bakkala inen malların taşınması bitince sekiye oturur, bisküvilerimizin arasına birer lokum sıkıştırır, bitecek korkusuyla küçük küçük ısırarak yerdik. Lokumlu bisküvileri mideye indirdikten sonra malların raflara yerleştirilmesine başlardık. Gücümüzün yetmediği çuvalları Bülent Abi tek koluyla kaldırır, ayağını sürüye sürüye taşırdı. Onun kadar güçlü kollarımın olmasını ister, ben de çuvallara yapışırdım, ama kımıldatamazdım.
Bakkalın rafları dolunca içimizi bir sevinç kaplardı; Bülent Abi daha çok para kazanacak ve takma ayak yaptıracak, diye sevinirdik. Kimden duymuştuk bilmiyorum. Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerde takma ayak yapıldığını öğrenmiş, üç arkadaş, harçlıklarımızdan bir kısmını bu iş için ayırmaya başlamıştık. Olur ya, Bülent Abi 'nin parası denk gelmezse ona destek olacaktık. Bir kiloluk yağ tenekesini, kumbara olarak kullanıyor, Mustafaların bahçesinde saklıyorduk.''
Kardeşimle yeniden göz göze geldik. Atari salonu ya da hamburger için gizli gizli para biriktirdiğimizi bilse,babam ne yapardı ?
Kardeşim heyecanla sordu:
-Bülent Abi'ye ayak takıldı mı?
Babam kardeşimin saçlarını okşarken, gözlerinde bir duygu sağanağı oluşmuş, sırası geldiğinde anlatacağım yavrum, diyerek kaldığı yerden sürdürmüştü konuşmasını.
''Bakkalın her köşesinde ayrı ayrı kokular; çivilerin bulunduğu yerden pas kokusu, gaz lambaları ve şişelerin durduğu raftan ince bir gaz kokusu yayılırdı. Kumaşlardan ise, renklerine göre, ten kokuları gelirdi burnuma. Bülent Abi bana kumaş kesmeyi öğretmişti. Kumaş topunu tezgahın üzerine atar, pat pat çevirir, ağaç metreyle ölçerdim. Bir kaç kez eğri kestimse de, sonunda makası takıp sürmeyi başarmıştım. Fakat, tülbent kesmeyi, çok uğraştımsa da, Mustafa kadar elime yakıştıramadım. Tütün kokusuna dayanamaz, Bülent Abiye çaktırmadan sigara paketlerini koklardım. Paketleri raflara yerleştirmek ayrı bir zevkti. Kutulu Yenice ve Gelincik, jelatinli Bafra, Birinci ve İkinciler bana oyuncak gibi gelirdi. Terazide bir şeyler tartmak, kasada para alıp vermek severek yaptığımız işlerdendi.
Bir gün yeni gelen malları yerleştirmiş, etrafı temizlemiştik. Sekide oturup, lokumlu bisküvilerimizi yiyiyor, bir yandan da Bülent Abinin okuduğu şiirleri dinliyorduk. Okuduklarını anlamasak bile, sesindeki heyecan bizleri coşturuyordu. Kimi şiirleri sevgilisine okur gibi, yumuşak bir tonda, kimisini de haykırarak okuyordu. Ara sıra değneğinin birini sallarken siyah uzun saçları da tel tel titriyordu.
Günlerden pazardı. Bazı evlerin pencerelerinden Bülent Abi 'yi dinlemek için, her zaman olduğu gibi, sarkanlar vardı. Bülent Abi, kendini izleyen insanlara aldırmadan, elindeki kitaptan şiirler okumaya devam ediyor, arada bir 'sizi sıkmıyorum ya, çocuklar' diyerek gülümsüyordu. Bir yaprak çevirip yeni bir şiire başlamıştı. Değneğini havaya kaldırdı, kolu öylesine gergindi ki, damarlarının yerinden fırlayacağını sandım. 0, kolunu yukarı kaldırdı ve sustu. Kolu bir an için havada asılı kalmıştı. Gözlerindeki ışıltı yavaş yavaş sönerken, kolu da ağır ağır indi. Üzerimizden, sokağın girişine kayan bakışlarında; korku ve endişe vardı. Ben ve arkadaşlarım; Mustafa, zabitin oğlu İlhan, oturduğumuz yerden sokağın girişine baktık. Cüsse ve yaşları Bülent Abiden daha büyük olan beş kişi geliyordu. Bülent Abi, kitabı kapatıp, koltuk değneklerinin üzerine iyice yerleşti. Onun duruşu, bakışları, bizleri de endişelendirmişti. Dizlerimizle birbirimize vurarak anlaşılmaz bir iletişim kurmaya çalıştık ama, başarılı olamadık. Endişelerimiz korkuya dönüştüğünde, iriyarı adamlar bakkalın önüne gelmişlerdi bile. Bülent Abi sırtını bize döndü. Sokaktaki sessizliği Bülent Abinin koltuk değneklerinden sonra sesi izledi; 'Buyrun! Birini mi aradınız?' dedi sertçe. Ortalık yeniden sessizleşti; adamlar bıyık altından gülüyor, alaycı bakışlarla onu süzüyorlardı. Birdenbire oluşturdukları çemberi bir adım daha daralttılar. İçlerinden diğerlerine göre kısa boylu olanı, Ona dokunacak kadar yaklaştı. İki horoz gibi karşılıklı duruyorlardı. Asker tıraşlı, yılan bıyıklı, sağ yanağında derin bir yara izi olan adam, Bü1ent Abinin elinden kitabı çektiği gibi bir adım geriledi. Biz, neredeyse duvara yapışmış, titriyorduk. Yılan bıyıklı adam kitabın yapraklarını tiksintiyle çevirirken, 'ulan topal! şu haline bakmadan çocukların beyinlerini mi yıkıyorsun?' dedi. Bülent Abi değneklerinin üzerinde dikleşti; 'arkadaş ne demek istiyorsun, hem ben sizleri de tanımıyorum ' dedi. İçlerinden en iriyarı olanı; 'topal Bülent, yakında tanırsın ' diyerek söze karıştı ama, yılan bıyıklının işaretiyle sustu. Çember iyice daralmıştı. 'Bir daha öyle kitaplarla gençlerin beyinlerini yıkadığını görürsem, işte böyle bacaklarını ayırırım' diyerek kitabı ikiye böldü, Bülent Abinin önüne fırlattı. Kitap, yapraklarının üzerinde bir kaç kez yaylandı ve tozların içine yüzüstü yığılıp kaldı. Bülent Abi koltuk değneğine davranmıştı ki; yılan bıyıklı adamın tekmesi, değneği söküp attı Bülent Abinin elinden. Mustafa, Bülent Abinin sağ yanına destek olmak için yerinden fırladı ama, çam yarması adam onu yakaladığı gibi ayaklarını yerden kesti. Mustafa'nın kasap çengelindeki koyundan tek farkı, çığlık çığlığa çırpınmasıydı. Zabitin oğlu İlhan, o kargaşada toz olmuştu. Bende korkudan kaçacak kadar da cesaret yoktu, kalakalmıştım olduğum yerde. Bülent Abi, Mustafa 'yı tutan adama; 'bırak onu' diye bağırırken, yılan bıyıklı adam sol koltuğunun altındaki değneğe de bir tekme indirdi. Ağlamaktan başka şey gelmiyordu elimden, gelse de adamlar engel olacaklardı. İkinci değneği de kaybeden Bülent Abi, bir süre sol ayağının üzerinde kalmaya çalıştı. Bir yaprak gibi titriyor, düşmemeye çalışıyordu ama, döşüne inen bir yumrukla kıç üstü yere düştü. Güçlü kol1arının üstünde doğrulmaya çalıştıysa da, kafa, göz demeden peş peşe inen tekmeler onu yere serdi. Ağlayarak üzerine kapanmaya çalıştım. Ayaklarımın yerden kesildiğini farketmemiştim bile. Bülent Abi kol1arıyla başını siper etmeye, adamların ayaklarını yakalamaya çalışıyordu. İki adam Mustafa 'yla beni tutarken, üçü de yerde savunmasız yatan Bülent Abiyi küfürlerle bağıra çağıra ; tekmeliyordu. Ben ağlarken, Mustafa durmaksızın adamlara küfrediyor, kendini tutan adama diş geçirmeye çalışıyordu. Bülent Abi bir çuval gibi yığılıp kalana kadar vurdular. Komşulardan gelenler olmuştu ama, iş işten geçtikten sonra. Adamlar kaçmadan, sanki oradan geçiyorlarmış gibi yürüye yürüye çıkıp gittiler sokağımızdan. Mustafa'yla arkalarından, taş attık ama isabet ettiremedik.
Bülent Abi'nin üstü başı toz içinde kalmış, bumu kanarken, 'köpekler, köpekler... ' diye söyleniyordu. Yaprakları sağa sola savrulmuş kitabı yerden toplayıp, gizli yerine koydum. Komşular Bülent Abiyi evine, bakkalın üst katına çıkardılar.
Ertesi gün, okul dönüşü uğradık Bülent Abiye, yatıyordu. 'Korkmayın çocuklar bir şeyim yok, iyiyim' dedi. Yüzündeki birkaç sıyrığın, morluğun dışında kaburgalarında ezik olduğunu, on beş güne kalmadan bakkala ineceğini söyledi.
Günler çabuk gelip geçmiş, okullar tatile girmişti. Boş zamanlarımın çoğunu bakkalda, Bülent Abinin yanında geçiriyordum. Ara sıra Mustafa da geliyor, yardım ediyordu bize. İlhan, okullar tatile girince başka bir kente gitmişti. Zaten olaydan sonra da bakkala hiç gelmemişti.
Sıcak bir yaz günüydü. Sekinin üzerine küçük bir gölgelik yapmıştık. Mustafa'yla sekide oturmuş Bülent Abiyi dinliyorduk. Sokağın başında siyah bir otomobil belirdi. Yavaş yavaş bize doğru ilerleyen otomobilin camları da siyahtı. Öyle ki; içerisi görünmüyordu. Merakla kalktık sekiden. Bülent Abi de susmuş bekliyordu.
Otomobil otuz kırk metre uzakta durdu. Motorun sesi bir artıp bir azalıyor, yeri eşeleyen bir boğayı andırıyordu. Birkaç kez tekerleri zorlayıp yaylandı... Ve bir ok gibi fırladı durduğu yerden. Bülent Abi değneklerine yüklendiyse de...''
Babam başka şeyler söylemek ister gibiydi. Sustu. Üzgündü. Koltuktan kalkıp, gazetesini aldı. Odasına giderken:
-Bülent Abi ölünce annesi de çekip gitti buralardan, dedi.
Bir sabah okula giderken, yeni açılan marketin önünden geçiyordum. Basamakların önünde, markette çalıştıkları giysilerinden anlaşılan insanlar bekliyorlardı. Kendi aralarında şakalaşıp gülüşürlerken, içlerinden biri:
-Hişt, hişt! Geliyor, geliyor, diyerek uyardı arkadaşlarını.
Kravatlarını düzeltip, ceketlerini düğmelediler. Son model otomobil marketin önünde durdu. Sanki, babam günler önce anlattıkları tekrarlanacaktı.
Otomobilden inen takım elbiseli adam, kendisini karşılayanlara gülücükler dağıtırken, sağ yanağındaki derin yara izi yılışık bir ağız gibi gerilmişti.
---------------------------------------------------------------------------
Büyüktür, Duyana ; KÜÇÜK SES (Bahattin Yıldız)
İncelemekte olduğu belgelerden başını tekrar kaldıran Ferit Bey, gözlerini, karşısında oturan müşterisinden kaçırmaya çalışarak;
''İskender Bey! Bu kez son... Ay bitimine kadar birikmiş ücretlerimi ödemediğiniz takdirde muhasebe işlerinize bakamayacağım.'' dedi.
Mahcubiyet, yılgınlık, ümitsizlik duyguları veren bir ses tonu ve arada derin nefes alışverişlerle;
''İki ay daha beni idare edin... bir şeyler yapmaya çalışacağım. En azından yarısını size takdim edebileceğimi sanıyorum... Ekonomik durumumu biliyorsun... önceden ve süresinde mal beyanında bulunmadığımdan bu sabah mahkeme karar verdi; on gün hapis cezasına çarptırıldım. Birkaç hafta içinde Bağ-Kur'a olan borcumu yatırmadığım takdirde cezaevi yolu görünecek bana...'' dedi İskender Bey.
Bu sözler üzerine Ferit Bey, yıllardan beri tanıdığı, sürekli müşterisinin bu zor durumunda üzerinde fazla gitmenin de yakışık almayacağı düşüncesiyle:
''Çay içer misiniz?'' teklifinden sonra ortamı yumuşatmak; bir anlamda kendisini de rahatlatmak için:
''İskender Bey, sonuçta ben de sizlerden aldığım ücretlerle geçinmeye çalışıyorum, bana da hak vermelisin. Ceza almana da üzüldüm. Ama bu biraz da senin ihmalin...İcradan gelen ödeme emirlerine süresinde mal beyanında bulunman gerektiğini sana salık vermiştim.
''Evet... bu öğüdünü hatırlıyorum ama ben ödeyebileceğini düşünmüştüm, son ekonomik kriz iyi gitmeyen işlerimizi tamamen bozdu.''
Gelen çaylar içilirken her ikisi de oluşan sessizliği bozmamaya sanki dikkat ettiler. İskender Bey, son yudumdan sonra Ferit Beyden izin isteyip, tokalaşarak muhasebe bürosundan ayrıldı.
Mevsim kış olmasına rağmen, gökyüzü bulutsuz, güneş olanca haşmetiyle Adana 'yı; Adana 'lıları ısıtmaya çalışıyordu.
İskender Bey, gözlerini ışık nedeniyle kırpıştırarak minibüsün üzerindeki yazıyı okudu. Bu dükkanının yanından geçen minibüstü. Açık kapısından sol ayağını attı, boş olan bir koltuğa oturacakken vazgeçti, tekrar geri indi. Gitmek istemiyordu, durağın yakınındaki Botanik Parkına yöneldi. Boş bir bankın kenarına ilişip, sol bacağını, sağ bacağının üzerine atıp, sırtını bankın arkalığına yasladı, derin bir nefes çekti. Bir sigara yaktı, dumanlarını içine çekti, yavaş yavaş bıraktı. ''Allah 'tan memleketimiz o kadar da soğuk değil, bir de odun, kömür problemi çıkacaktı başımıza'' diye düşündü. Biraz ilerisinde bulunan değişik renkte çiçeklere gözleri daldı. Çiçekler, hep çocukluk dönemini geçirdiği geniş bahçeli evlerini hatırlatırdı. Hayatımın en mutlu dönemi olan o günleri hatırlamak, hayal etmek kendisini devamlı rahatlatıyordu. Okul dönüşü büyük bir istekle eve varır, annesinin yapmış olduğu güzelim yemeklerden yedikten sonra bahçeye çıkar, babasının özenle yetiştirdiği çiçeklerin, ağaçların etrafını düzeltir, kendisine sıkı sıkı tembih edilen şekilde, belirtilen yerleri sulardı. Daha sonra, değişik renkleri damga damga tüylerinde taşıyan kedisini okşayarak seyrederdi ağaçları ve çiçekleri... Mahalle arkadaşlarıyla oyun oynama arzusunu o günlük doyurduğunda, evlerinin bulunduğu sokağın ucunda bulunan babasına ait büyük bakkal dükkanına hem babasını görmek, hem de gazoz içmek, bir şeyler atıştırmak için giderdi. Babasının seri ve pratik şekilde açtığı gazozun çıkardığı ses halen kulaklarındaydı sanki... Babası hazır olmadığında yanındaki iki çalışandan biri gazozu açar verirdi kendisine, ama o sesi algılayamazdı. ''Siz açmayı bilmiyorsunuz'' derdi onlara, onların kendisine güleceğini bile bile... Babası, ''Oğlum, büyüdüğünde ne olmak istiyorsun'' diye her sorduğunda, ona ''Senin gibi bakkal olacağım'' diye cevap verir; bunun üzerine babası da ''Hayır, seni okutacağım, doktor olacaksın'' derdi. Lise ikinci sınıfın son aylarıydı; gece yarısı yatağımdan bağırtı, uğultu sesleriyle uyanmıştı, yatağımdan kalktığımda evde babasının, annesinin olmadığını, kapının da açık olduğunu gördüğünde kötü bir şeyler olduğunu sezinlemişti. Üzerine bir şeyler alarak sokağa çıktığında neredeyse tüm komşuların dışarda panik içinde oraya buraya koşturduklarını gördü. Sokağın sonundan dev alevlerin yükseldiğini, annesinin iki üç kadın tarafından nerdeyse sürüklenerek eve doğru getirildiğini gördüğünde, ne olduğunu birilerine sorma gereği duymamıştı. Soracak enerjisi de kalmamıştı. Vücudu gevşemiş, ağzından bir kelime dahi çıkardığında hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlayacağını, tutmakta zorlandığı gözyaşlarının boşalacağını hissetmişti. Daha sonra ve hiçbir zaman bu konuda anne ve babasına da soru yönlendirmemişti, cevabı duymak istemiyordu. Yangının çıkış nedeni kesin olarak belirlenemedi. İtfaiyece tutulan tutanakta elektrik kontağından çıkmış olabileceği ihtimali belirtildiği, anne babasının arasındaki konuşmalardan kulağına çalınanlardı.
Bu yangın, aynı zamanda bir bitişin başlangıcı oldu. Daha önce ''geçmiş olsun, üzülme...'' diyenlerden babasına mal vermiş toptancılar ile diğer alacaklılar iki ay geçmeden, bu kez elemanlarını göndererek alacaklarının ne zaman ödeneceğini sormaya başlamışlardı. Bu son ziyaretlerden sonra yaklaşık 20 gün süren sessizlik sonunda evlerine yavaş yavaş icra memurları ile alacaklı avukatları ve Maliye memurları gelmeye başlamıştı. Başı yükseklerde, gururuna düşkün babası da artık binası yerinde olmayan dükkan arsasıyla, bahçeli evlerini satılığa çıkarmış, olayın aciliyeti nedeniyle gayet ucuza satılmış, borçlar ödendikten sonra geri kalan parayla iki sokak ötede çok küçük bir dükkan kiralanmıştı. Baba, söz verdiği gibi yeni ev sahibine evi; alım satımdan dört ay sonra küçük derme çatma bir ev kiraladıktan sonra teslim etmişti. İskender, Lise 3. sınıfa geçtiğinde çok istemesine rağmen kıt kanaat geçinen babasından üniversiteye hazırlama dershanelerinden birine gitmek istediğini söylememesi gerektiğini biliyordu. Buna rağmen mahalle ve okulda bulunan arkadaşlarından, ödünç almış olduğu kitap ve dergilerle sınava hazırlanmış, Tıp Fakültesini kazanmıştı. Kazanmasında en büyük pay, yine babasının küçükken söylediği ''Hayır oğlum, sen doktor olacaksın'' cümlesiydi. Babasının çöken morali ve olumsuz bedensel sağlığına karşı tepkisiydi bu... Babasının isteğini gerçekleştirmek için ilk zor adımı atmıştı. Babası, neye mal olursa olsun okutacağını söylemesine rağmen; İskender, bunun halen ödemekle bitmeyen faizli borçlarını ve ekonomik darboğazları nedeniyle mümkün olamayacağını biliyordu. Lise bitimi sonrası babasına yardım etmeye başladı. Çok sonraları, babasın şeker, kalp rahatsızlığına yakalanması ve yeterli tedavi masraflarını karşılayamama nedeniyle ölüme yakınlaştığı günlerde Tıp Fakültesini kazanmasının büyük bir hata olduğunu açıkça anlamıştı. Ölümünde kendisinin de büyük payı olduğu düşüncesini atmaya çalışmışsa da başaramamıştı. Ölüm döşeğindeyken babasının kendisine söylediği, ''Oğlum, seni her gördüğümde binlerce kez eriyorum, gözüm arkada gideceğim. Tek çocuğunu okutamayan babanın yaşamaya da hakkı yok...''içerikli sözleri, aradan on beş yıl geçmiş olmasına rağmen halen dün gibi kulaklarında çınlıyordu.
. Babasının vefatından sonra, annesiyle kendisinin, kalan ufak bakkal dükkanını işletmekten başka seçenekleri kalmamıştı. Birkaç yıl içinde babasından kalan borçları faiziyle birlikte ödemişler, komşu kızı olan ve annesinin de bir şekilde beğenisini toplamış olan Nevin isimli bayanla evlenmiş, daha büyük bir eve taşınmış, elde ettikleri gelirle ülke standartları anlamında lüks olmasa da, belli bir seviyeyi tutturmuşlardı.
Fakat son dört yıl; bu kapsama girmeyen bir dönemi içeriyordu. Hiper marketlerden birinin başkaca mahallelerde olduğu gibi- mahallenin yakına kurulması ve nerdeyse örümcek ağı gibi Adana 'yı sardıkları dönem başlamıştı. Reklam ve tüketicinin psikolojisini iyi bilen uzmanların yönettiği, sermaye yönünden güçlü böyle bir kuruluşla baş etmek mucize işiydi. Fiyatı düşük bir üründe çok az bir indirim yapmakla çoğunlukla çektikleri müşterilerine başkaca ürünleri bir bakkalın sattığı değerden da-ha yüksek bir bedelle satabileceklerini çok iyi biliyorlardı. Parası olan, kredi kartı kullanabilenlerin çoğunluğu oraya giderken, kendi yanma gelen müşteriler ise genelde veresiyeci idi. Fiyatların devamlı yükselmesi, bunu müşteriye yansıtmada yetişememekten kaynaklanan zarar, veresiyecilerin borçlarını geç ödemeleri, bunun karşısında toptancıların ise geç ödeme hallerinde aylık faiz uygulaması başlatmaları, vergi yükünün taşınamayacak kadar ağırlaştırılması, Bağ-Kur primlerinin zorunlu ve yüksek olması, bol çeşit ve mal bulundurmak için bir tanıdığın-dan aldığı borcu süresinde ödeyememesi nedeniyle, tanıdığının kendisine karşı tefeci gibi davranıp fahiş faiz talepleri, bu gedikleri kapatmak amacıyla çekmiş olduğu kredi kartlarından nakit çekimi sonucu, önceki borçları fazlaca eksiltmemesine rağmen bu kez oluşan ülkesel ekonomik kriz nedeniyle bankaların tek taraflı olarak yükseltmiş oldukları faiz nedeniyle borcunun kat be kat da artması kendisinde hiçbir yaşam sevinci bırakmamıştı.Günlük yaşıyor gibi hissediyordu kendisini... Bir bankaya ödemelerini yapamaması nedeniyle icraya dahi verilmiş, çok kısa gecikme nedeniyle ve oluşan masraflar borcunu altıya katlamıştı ! Bunun haksızlık olduğunu düşünerek, kendisinin de müşterisi olan avukata giderek dava açacağını, itiraz edeceğini belirtmiş, fakat avukat bankanın sözcüsü gibi konuşmuştu:
''Bankalara karşı hiçbir meslektaşım itiraz ve davalarından olumlu bir sonuç alamamıştır. Bir de bunun için masraf yapma...'' demesine rağmen, ısrar edince avukat beyle beraber ortak bir dilekçe hazırlayarak itirazda bulunmuştu; sonuç alamayacağı söylenmişse de, belki biraz egosunu tatmin etmek, belki de içini dökmek için... Hatta dilekçe kendisinin de o kadar hoşuna gitmişti ki bir örneğini dükkanının duvarındaki eski büyük takvim kartonun üzerine yapıştırmıştı. Söylendiği gibi, itirazlarının hiçbiri kabul görmediği gibi, bir de itiraz etmesi nedeniyle birçok masrafla beraber yüzde kırk tazminat da ek olarak ödeme-ye mahkum edilmişti.
İskender, bunları düşündükçe beyninin içinin ağrıdığını hissediyordu. Bankın köşesine oturan birinin dürüm halindeki kebabı iştahla yemesi ve kebabın çıkardığı kendine özgü koku onun düşüncelerden sıyrılmasına neden oldu. Koku ve iştahlı yiyiş şekli, kamının acıkmış olduğu- nu, kazındığını kendisine hatırlattı. Bağ-Kur'un şikayetçi olduğu duruşmaya yetişmek için erken çıkması nedeniyle kahvaltı bile yapmamıştı, aslında canı da istememişti. Şimdi, canı kebap istemişti, uzakta dumanı tüten seyyar tablacıya gitmek için doğruldu, ama sonra vazgeçti, doğrulduğu yerine tekrardan oturdu. Frenlemeliydi tüm isteklerini, kısmalıydı her masrafı ekonomik durumu düzelinceye değin. ''Damlalar göl oluşturur'' felsefesiyle büyü- tülmüştü, uymalıydı ve uymak zorundaydı. ''Hiç olmazsa bir simit yiyeyim'' diye geçirdi içinden, biraz uzakta olan ve çevreyi radar gibi gözleyen simitçi çocuğa bir işaret yapmasıyla, nerdeyse çocuğun yanına gelmesi bir oldu! Simitçi çocuğun bir simit satmayla yetinmeye pek niyeti yok gibiydi:
'' Abi! Lütfen bir tane daha al... sabahtan beri pek satamadım ,, dedi.
İskender, buna inanmamıştı:
'Hadi ordan, bu sıralar en fazla senin satışların iyi olmalı.
''Valla abi, şimdi millette simit alacak para bile kalmamış. Bu parkta bazen somun ekmeği yavan yiyenleri bile görüyorum.
''İskender, aslında bu tür takılma ve konuşmaları sevmesine rağmen bugün pek istekli değildi; simitçi çocuğun konuşmayı uzatmasını önlemek için parasını verip;
''Hadi, hayırlı işler oğlum'' dedi.
Simit; ülser başlangıcı rahatsızlığına sahip, midesinde- ki salgıları biraz alması nedeniyle, kendisini daha iyi hissetmesine yaramıştı.
Öğle vakti geçmekteydi. Akşama kadar da burada böyle kalmanın anlamsız olduğunu düşündü. Dükkanına gitmek istemiyordu... Oraya gitmek olumsuzluklarla yüzleşmek gibiydi sanki kendisi için. Fakat uzakta kalmak da gerginliğini pek azaltmıyordu. Bu kez düşünceleriyle baş başa kalıyor ve düşünceler de gÜL bahçesi değildi kendisi için. Yine de parkta birkaç saat kalmak biraz da olsa kendisini rahatlatmıştı. ''Gitmeliyim'' diye karar verdi; eşi Nevin 'in yine ''Nerelerdeydin? Niye geciktin?'' eleştirilerini dinlemektense gitmek daha iyiydi.
Minibüsten indiği yer, işyerine yakındı. Yavaş adımlarla ilerlerken, duyduğu sese, arkasından bağıran kişiye döndü. Bu, ev komşuları Salih 'ti.
''İskender Bey! Hemen dükkana git!'' dedi telaşlı bir sesle.
''Bir şey mi oldu?'' diye sordu İskender; her olacağa hazır, sürpriz kabul etmeyecek bir edayla.
''Yetişsen iyi olur, banka hacze gelmiş...''
İskender, gerisini duymadı, adımlarını sıklaştırarak dükkana vardı. Bulunanlarla konuşmasına eşi Nevin fırsat tanımadı:
''Nerelerdeydin? Saatlerdir beyleri bekletiyorum, geleceksin diye... Olacağı buydu. Hani hallediyordun, haczi engellemiştin ?''
Kalabalık bir grup önünde, eşiyle tartışmanın gereksiz olduğuna karar vererek yanıt vermedi, eşinin tepkisine ve kalabalıkta muhatap olabileceği bir temsilci aradı gözleriyle. Bunu içlerinden biri farketmiş olmalı ki, elini tokalaşmak amacıyla İskender'e uzatarak;
''Ben icra memuruyum, siz de İskender Bey olmalısınız?'' dedi.
Soru, içinde cevabı da taşıyordu. İskender, başını evet anlamında salladı.
''Sizleri bu kadar erken beklemiyorduk?'' dedi.
Banka avukatı olduğunu belirten bir başkası;
''Zaman çabuk geçiyor'' dediğinde, İskender dikkatlice onun yüzünü inceledi; tanımıştı. Bu, davaya giren banka avukatıydı. Hatta kendisini uyarmıştı, ödemediği itirazını geri çekmediği takdirde faizlerin yükseleceğini, ayrıca tazminat da ödeyeceğini belirtmişti. Belki dostane, belki de dosyadaki görevini çabuk sonlandırmak için.
Kısa süren sessizliği bozmak için ve ana konuya gelmek için;
''Yenge rica edince, sizi bayağı bekledik ve elimizde daha çözülmesi gereken birçok dosya daha var. Bu arada eşyalarınız haczedildi ve yediemin deposuna kaldırmak için elemanlar da geldi. Ödeme imkanınız var mı?'' dedi icra memuru, sanki ilk kez hacze çıkan bir memurun olanca duygusal ve içinde acıma barındıran bir ses tonuyla.
''Şimdilik yok'' dedi İskender.
"Peki, hacze bir diyeceğiniz var mı? Tutanağa geçireceğim...
İskender'in ağzından irade dışı;''Evet var!'' sözcükleri döküldü. İcra Memuru, ceketinin cebinden çıkardığı kalemi, tutanağa yaklaştırarak, yazmaya hazır bir vaziyette;
''Buyrun'' dedi.
İskender, ne demeliyim diye içine yöneldi. Aklına hiçbir şey gelmiyordu. Ama bir şeyler söyleme zorunluluğu duyumsuyordu. Eşine baktığında, onun da diğerleri gibi kendisinin ne söyleyeceğini meraklı gözlerle beklediğini fark etti. Gözbebeklerini düşünüyormuş gibi sağa sola;yukarı aşağı götürdü, getirdi. Birden duvarda bulunan banka alacağına yönelik itiraz dilekçesi gözüne iliştiğinde, yakınlaştı ve icra memuruna dönerek;
"Ben okuyacağım siz de yazın'' dedi.
İcra memurundan önce banka avukatı atıldı!
''Beyefendi, siz gelmeden biz bunu okuduk ve aynısı zaten dosyam1zda var ve bu itirazlarınız red olmuştu.'' dedi.
İcra memuru; nerdeyse son on yıllık yaşamının büyük bölümünü haciz işlerinde geçirmenin verdiği deneyim ve uygulamalı elde etmiş olduğu insan psikolojisine, özellikle borçlu psikolojisine yabancı değildi. Avukata işaret ederek, onun sözlerine devam etmemesinin daha uygun olacağı mesajını verdi. Nevin Hanım da bu işaretin anlamı sezmişçesine başımı salladı.
''Dosyada aynısı olduğuna göre biz dosyaya bakarak aynısını yazarız, ama siz yine de okuyun, ben aynısı olup olmadığını burdan takip edeyim'' dedi uzlaşmacı bir tavırla.
İskender, iyice yaklaşıp başını kaldırarak okumakla nerdeyse ezberlemiş olduğu dilekçe örneğini yüksek sesle okumaya başladı;
'... sanki ekonominin kötü gidişatından ve krizden kredi kartı kullanıcıları değil de sadece bankalar zarar görmekte gibi bir anlayış ortaya konmaktadır. Hiç istemediğimiz halde düşülen ekonomik olumsuz kaos ortamında ben vatandaş olarak sebep olmadığım gibi şimdiye kadar olan ekonomik gelişim ve uygulamaların çoğuna kalben de olsa onay vermediğim için bunun sorumluluğunu da paylaşmak gibi bir zorunluluğum da söz konusu olmamalıdır. Sorumlular kimlerse onlar bu zararı paylaşsın...Bankanın, faiz oranını tek taraflı ve kredi kartı kullanıcısı olan benim aleyhime istediği oranda yükseltebilmesi karşısında zaten ödeme güçlüğü içinde olan durumumu bayağı zora sokmuştur... Oluşan bozulma nedeniyle tüm piyasalarda olduğu gibi, benim de esnaflık mesleğiyle ilgili işlerim de bozulmuş, alacaklarımı tahsil etmekte zorluk çekmeye ve borçlarımı ödemede temerrüde düşmeye başlamıştım. Bu arada elimden geldiği kadar alacaklı bankaya ödemelerde bulunmuşsam da sanki ödediğim paralar (faizden olsa gerek) bir türlü bitmemiştir...''
Kısmen okuduğu dilekçe örneğini de son cümleyi de bitirdikten sonra icra memuruna dönerek;
''Bu kadar... Evet, benim diyeceklerim bu kadar... Şimdi ne yapmanız gerekiyorsa onu yapın'' dedi. Bu tavır, tıpkı bir mahkumun idam sehpasında ''ne yaparsam yapayım idam edileceğim madem; bari başım dik öleyim'' tavrı gibiydi. Banka avukatı başını önüne eğerek;
''Biz de görevimizi yapmak zorundayız'' dedikten sonra icra memuruna ''artık yapacak bir şey yok'' gibisinden de baktı.
Nevin, söze girdi:
''Bana yediemin teslim etseniz... Bu arada belki bir şeyler yapma imkanımız olur, bizim de müşterilerden alacağımız var'' dedi.
Bu söz üzerine icra memuru, banka avukatıyla kapı önüne çıkarak aralarında ikisi dışındakilerin duyamayacağı frekansta konuştular, kısa süren diyalogdan sonra içeri tekrar geldiler. Avukat;
''0 halde size taşıma masrafı da eklenmesin diye sadece elektronik teraziyi götüreceğiz, diğerlerini Nevin Hanıma teslim ediyoruz, bir ay içinde çözmediğiniz taktirde tekrar gelmek zorunda kalacağız...'' dedi.
Gitmelerinden sonra Nevin, İskender 'i paylamaya başladı; ta ki onun uyuşmuş beynini iyice uyuşturuncaya, kalp atış ritmini yükseklere çıkartıncaya, yüzünü iyice allaştırıncaya kadar.
İskender'i en çok olumsuz etkileyen Nevin 'in bu davranışlarıydı. Ekseri filmlerde gördüğü zorluk anında beyinin yanında olan, teselli veren, moral kaynağı olan rolü, nedense eşi hiç oynamamıştı kendisine. Bazen onla evlendiği güne lanet ederdi içinden. Önceleri böyle değildi. Bilinen sıkıntılar onu bu hale getirmişti, ara sıra ona da hak vermeden edemiyordu, ama bu kadarı da fazlaydı, faydasızdı hatta zararlıydı... İçindeki tükenmişlikten arta kalan az enerjisini, çalışma azmini, umutlarını törpülüyordu iyice... daha çok umutsuzlaştırıyordu bu durum İskender'i.
Nevin, içini boşaltıp rahatladığı, İskender'i ise iyice hırpaladığı kanısına vardığında ve biraz da gelen müşterilerle ilgilenmek için konuşmasına son verdi.
''Baba ben geldim.''
Bu, ilköğretim üçüncü sınıfta okuyan oğlu Berk'ti.
''Hoş geldin oğlum, dur seni bir öpeyim.''
İskender, oğluna sunmak için kola şişesini aldı, tam açacağı esnada Nevin atıldı:
''İskender, bu çocuğu yeter şımarttığın! Her geldiğinde böyle ikrarlarda bulunursan işimiz iş.
'' İskender, yine uymadı Nevin 'in istemine ve kapağını açtığı şişeyi Berk'e uzattı. Berk, şişeyi alıp almamakta kararsızlaştı. Annesine ve babasına baktı. Olanları ve duyduklarını algılayabilecek, anlayabilecek yaştaydı.
'Baba! Annem haklı, durumumuz düzelinceye kadar ben artık bir şey istemeyeceğim sizden'' dedi. Annesinin,artık kapağın açık olması nedeniyle, alması gerektiği yönündeki işareti üzerine de kolayı aldı, yutkunarak içmeye çalıştı.
İskender, hiçbir şey olmamış görüntüsü vermek amacıyla, yüzünde oluşmuş keder bulutlarını dağıtmaya çalışarak, olanca zorlamalı sevimliliğiyle;
''Hadi oğlum söyle bakalım, büyüyünce ne olmak is-tersin?'' dedi.
''Doktor olacağım baba.''
'' Aferin oğlum'' dedi İskender.
Neredeyse her gün aynı soruyu, bir gün değişik bir cevap almaktan sürekli korkarak sorardı. İstediği cevabı aldığında da mutlu olurdu. Bu kez yanıttan da biraz endişe duydu. ''Ya okutamazsam!..'' Kovdu bu düşünceyi beyninden; düşünmek istemedi, ama içinden bir yerlerde bu şüphenin kendisini kemirdiğini biliyordu.
İskender, eşine, aynı sokakta marangoz atölyesi bulunan Fehmi Amcaya gideceğini söyleyerek ayrıldı.
Fehmi Amca, yarım yüzyılı devirmiş, bildi bileli bu işle uğraşan babacan bir insandı. İskender, sıkıldıkça yanına gider, onunla konuşmak kendisine huzur verirdi. Sık sık yanında kendisini seven ziyaretçileri olurdu. İş çıktığı zaman kovduğu bu ziyaretçilerini boş vakitlerinde ağırlamayı da iyi bilirdi.
İskender, selam verdikten sonra, Fehmi Amcanın imalatı boş taburelerden birini, diğer ziyaretçi grubun daire şeklinde oluşturduğu alanda boş yere koyarak oturdu.
''Hızar sesi epeydir duyulmuyor, makinalar sana küsmüş gibi galiba.''
''İskender! Tadım yok... Üzerime gelme, sen kendi haline bak.''
İskender, Fehmi Amcasını kızdırmaya son verme niyetinde değildi:
''Şükür, gelen giden müşterilerim var benim'' dedi.
''Doğru var, yakında sakız, balon satmaktan ülke zengini olacaksın.''
Fehmi amca, bu tür iğneli diyaloglarda bir gün bile altta kalmamıştı. Her şeye karşı hazır yanıtları vardı:
''Her neyse, boş ver bu ağızları, yine haciz gelmiş sana galiba, duyduk, üzüldük, geçmiş olsun.'' dedi ve sigarasından bir nefes aldıktan sonra devamla;
'' Ama yalnız değilsin, kızıma aldığım çeyiz eşyalarının borcunu ödeyememem nedeniyle bana da haciz geldi''diye ekledi.
''Yapmış olduğun çocuk odası takımı parasını Kerem Beyden alıp kapatacaktın, yanlış mı hatırlıyorum?'' dedi. İskender.
''0 adama yine ağzımı açtırma, arkadaşlara ayıp olacak. Kerem gece yarısı eşyalarını toplayıp gitmiş, kaçmış anlayacağın.''
İskender bu habere şaşırmış, öfkelenmişti:
''Ne!.. Bana da epey borç takmıştı. Güya bu hafta Almanya'dan kardeşi para gönderecek, bana ödeme yapacaktı, onla bir toptancının borcunu kapatacaktım.''
''Soğuk ayranımız yok ki, ikram edeyim, neyse dükkana gittiğinde benim için de içersin'' dedi gülerek devam etti:
''Sadece bana sana değil, kasaba, manava da takmış,hadi hepimize büyük geçmişler olsun.'' Fehmi Amcanın bu sözlerine hep birlikte koro halinde gülüştüler.
''Allah muhabbetinizi arttırsın'' diyen sese yöneldiler! Eli çantalı, yüzü iyice traşlı, takım elbiseli, beyaz gömlek üzeri siyah kravatlı bu ses sahibi, yabancıları değildi onların. Fehmi Amca, ayağa kalkarak yer gösterip buyur etti. Yorgun olduğu, tabureye çöküşünden ve derin soluk alıp verişinden anlaşılmıştı.
''Nasıl gidiyor memur bey!'' dedi. Fehmi Amca.
''Her gün, dünden kötü. Sabahtan beri dolaşıyorum, daha bir makbuz dahi kesemedim. Her gittiğim esnafı benden önce mutlaka başkaca özel alacaklılar ziyaret etmiş!''
''Bir zamanlar, maliye memurunu dükkana girdirmeye utanırdık, borcumuzu önceden öderdik. Hiç paramız olmasaydı dahi, diğer esnaf arkadaşlardan borç alırdık, hiçbir şey yapamasak düşük faiz oranlı, uzun döneme yayılmış esnaf kredisi alırdık devlet bankalarından, ama durumlar malum, böyle giderse bırakın borç ödemeyi, eve ekmek dahi götüremeyeceğiz.''
''Valla Fehmi Amca, siz de haklısınız ama, benim yapabileceğim fazla bir şey yok, şef çok sıkıştırıyor, bana çok baskı yapıyor, bir hafta içinde az da olsa bir ödeme yapmazsanız, sanırım Maliyenin arabası atölyenizin önüne park edecek.'' dedi ve İskender'e döndü:
''İskender Bey, sana da uğrayacaktım, görmem iyi oldu. Bu sizin için de geçerli.
''Oturanlardan biri;
''Ne olacak bu esnafın hali böyle?'' şeklinde artık çok tekrarlanan soruyu yöneltti ortama.
Bir diğeri de;
''Daha fazla birbirimize kenetlenmekten, yardımlaşmaktan, ahilik ruhunu tekrar canlandırmaktan başka çaremiz yok'' dedi, ümit vaad eden bir sesle.
Yaklaşık bir ayı aşkın süre geçmişti; göz açıp kapayıncaya kadar İskender'in yaşamından... Olumlu bir gelişme kaydetmemişti bu süre... Olumsuzluklar, belirsizliklerle dolu bu son ay içinde, bilinen ve bilinmeyen sıkıntılarına bir şey daha eklenmişti; eşi Nevin yaşam koşullarına, stresine dayanamamış, özel eşyaları ile müşterek çocukları Berk 'i de alarak annesine taşınmış, ancak durumu düzeltinceye kadar geri dönmeyeceğini belirterek tekrar fiili birlikteliğe açık kapı bırakmıştı. İskender için ulaşılması,aşılması, ne zor bir kapıydı bu. Olanaksızı, olanaklı kıl-ma; yoku var etme yetisi gerektiriyordu, yani bir mucize isteniyordu kendisinden.
Eve gitme gereği de yatma dışında duymuyordu. Kahvaltısını, hatta tüm öğünlerini, dükkanında bir şeyler atıştırarak çözümlüyordu.
Kendisini nerdeyse radyo tamircisi yapacak kadar uğraştırmış radyosundan ''İşte gidiyorum çeşmi siyahım...'' türküsüne eşlik ederek, keskin bıçakla ikiye böldüğü ekmeğin bir yarısını karnını düzgünce araladıktan sonra,içine az beyaz peyniri iyice küçülterek yaydı. Arasına ince salam kesip de koyacakken sonra vazgeçti; fiyatını hatırlayarak... Ne de çok severdi macar salamını... ekmekten bir lokma aldı. Dürtüleri, salamdan da istiyordu. ''İki üç ince salamdan bir şey olmaz'' diye kendisine telkinde bulunup ikna ettikten sonra, ince salam da kesti kendisi için özenle... Peynir, salam katıklı yarım ekmeği iştahla .dişledi. Bir lokma, iki lokma... Üçüncü lokma olmadı! .İçeri giren ve müşteri olmadıkları her hallerinden anlaşılan kişileri görünce, üçüncü lokmayı alamadı, kalakaldı.
Bir süredir geciktirdiği tefecinin kendisini icraya verdiğini, alacaklının ismi gelenlerce söylenince anladı. Parmakları, yitirdi gücünü, peynir parçaları, birkaç salam dilimi döküldü, son kalan ekmeğin parçası kaydı, yere düştü. Sanki tüm geçmişi bir film şeridi gibi bölüm bölüm gözlerinin önünden geçti. Dışarıyla bağlantısı kopmuştu sanki... Suskun sağırlık içindeydi... Gözler, karanlık ve boşluk görüyordu ama sürekli arzuladığı bir şeyi elde edi-yordu şimdi; gözlerinden ince, damlalar halinde akan sıcacık gözyaşlarıydı bu.
Dolaplar gidiyordu; içindekiler çıkartılarak... Temizlik ürünleri, açılmamış salamlar, komşunun emanet verdiği hassas terazi ve her şey... Acaba kendisi de gidecek miydi götürülenlerle beraber, kendisine ait olanlarla... Haya- tının parçalarıyla... Birden gülmek geldi içinden, gittikçe yükselen bir arzu dozunda... Kaldırdı ,bu arzusu üzerinde-ki baskıyı, koyverdi; dışa olanca doğallığıyla içindeki kahkahaları ve söyleniyordu:
''Keşke salamı daha kalın bolca koyverseydim ekmeğin arasına.”
. Sessizlik... Arada, bunu bozan ''Sigaran var mı?'' istekleri.
Ağaçlar ve çiçekler birkaç adımda ulaşılacak kadar yakın, gökyüzü mavi, bulutsuz, rüzgar uzaklarda tatilde, güneş dünkü kadar ışıklı, ısı verici.
Karma kokulara eklentiler; toprak kokusu, çimen kokusu...
Bir kadın, ortama uyum arzetmeyen...
Bir adam ağaçlarla, çiçeklerle, gökyüzüyle, güneşle,toprakla, çimenle bütünleşmiş, onlar gibi soluk olan, onlar gibi hisseden, onlardan biri...
Kadın, konuşmasıyla çekemediği ilgiyi farklı tarzda elde etme amacıyla, elini adamın yüzünde dolaştırarak devam etti:
''Psikiyatristin, böyle giderse yakında taburcu olabileceğini söyledi bana... Hükümet, bazı alacaklara af getiri-yor... Merak etme, annem evini satılığa çıkardı, borçların temizlenecek, dükkanı yeniden canlandıracağız, tıpkı es-ki günlerde olduğu gibi...'' Konuştukça açıldı Nevin; İskender'in çiçeklerden, ağaçlardan gözünü ayırmadığını göre göre...
Nevin 'in getirdiği pet su şişesinin kapağını ağzıyla ''lop'' sesi çıkartarak açtı ve çiçeklerin yanına giderek altlarına yavaş yavaş, hiçbirini ihmal etmeden eşit şekilde yayarak sulamaya başladı beli eğik vaziyette... Duruşunu koruyarak başını Nevin 'e doğru çevirip bir gülümseme dalgasını yüzünde oluşturdu İskender ve;''
Baba bak! Senin öğrettiğin gibi suluyorum değil mi?''diye sordu.